19 MAYIS’A DOĞRU
HALİL İBRAHİM YILDIRIM
MONDROS VE SONRASI
1458 gün devam eden, yani 4 yıldan ancak 2 gün eksik olan Birinci Dünya Savaşı, 30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile fiilen sona ermiş oldu.
Ordumuzu güneyden büyük bir başarıyla toparlayarak bugünkü sınırlarımızın kuzeyine getirmeye çalışan Mustafa Kemal Paşa Yıldırım Ordular Grup Komutanlığı görevini Liman von Sanders’ten teslim alır.
Bu günlerde, imzalanan antlaşmanın yanlışlığını, bu maddelerin bizim sonumuz demek olduğunu açıklamaya çalıştı ise de, kimseye dinletemedi.
Bugünden yarını görmek, bir insanın ileri görüşlülüğünü ortaya koyar. Mustafa Kemal Paşa, bu milletin asla esir yaşayamayacağını, yabancı devletlerin işgalleri başlayınca Anadolu yiğitlerinin buna karşı çıkacağını biliyordu. Bu sebeple, dağıtılması gereken Osmanlı ordusunun İngiliz ve Fransızlara teslim edilmesi gereken silah ve cephanelerinin halka dağıtılması, halkın kendi arasında teşkilâtlanması için Adana ve Mersin’de temaslarda bulundu. Silah ve cephanelerin dağlık kesimlere taşınmasını istedi.
10 Kasım 1918 günü Adana’dan ayrıldı. 13 Kasım günü, İtilaf donanmasının İstanbul açıklarına demir attığı bir anda İstanbul’a geldi. “... Geldikleri gibi gideceklerdir” sözü, işte burada söylenmiştir.
Osmanlı ordusu dağıtılıyor, bütün komutanlar başkent İstanbul’da toplanıyordu. Bunların bir kısmı ile milliyetçi aydınlar tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne hapsedilmekteydi.
Şubat 1919’da Kâzım Karabekir “kurtuluş doğudadır” diyerek Erzurum’daki 15’inci Kolordu Komutanı olarak atanmasını sağladı. İstanbul’dan ayrılmadan önce Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ederek, onu Anadolu’ya çağırdı. “Gel, başımıza geç,” dedi. “Ben kolordum ile sana destek olurum.”
Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarıyla sürekli bir araya geliyordu. 1908 öncesinde gizli gizli yapılan toplantılar, şimdi İngiliz ve Fransız işgalindeki İstanbul’da yine bir ölçüde gizli yapılıyordu. Hükûmet, generallerin varlığından rahatsız olduğu için onları ya tutukluyor yahut Anadolu’ya göndermek istiyordu. İşte Mustafa Kemal de Anadolu’ya gönderilmek istenenlerden biriydi.
1919 Nisan’ının ikinci haftasında Ali Fuat Cebesoy’un eşinin akrabası olan Dâhiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Mehmet Ali Bey, Ali Fuat aracılığıyla Mustafa Kemal ile tanıştı. Bu görüşme Ali Fuat’ın babası ve Mustafa Kemal’in ilk hamisi olan İsmail Fazıl Paşa’nın evinde gerçekleşmişti. Anlaşılan Mehmet Ali ondan etkilenmişti. Daha sonra, Dâhiliye Nazırı Mehmet Ali ile Bahriye Nazırı Avni Paşa Mustafa Kemal Paşa’yı Şişli’deki evinde ziyaret ettiler. Osmanlı görevlilerinin yanı sıra yerel Avrupalılar ile yabancıların da sık sık gittiği Beyoğlu’ndaki Cercle d’Orient kulübünde öğle yemeği yediler. Birkaç gün sonra bu iki Nazır (Bakan) Mustafa Kemal Paşa’ya 9’uncu Ordu Müfettişliği görevini teklif ettiler.
MUSTAFA KEMAL PAŞA ORDU MÜFETTİŞİ OLUYOR
Dâhiliye Nazırı (İç İşleri Bakanı) Mehmet Ali Bey ile Bahriye Nazırı (Deniz Bakanı) Avni Paşa’nın teklifleriyle Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Şakir Paşa 30 Nisan günü Sadrazamlık Makamına yazdığı bir yazı ile Mustafa Kemal Paşa’nın Dokuzuncu Ordu Müfettişliği görevine atanması için izin istedi. Sadrazamın onayından sonra aynı gün Padişah da bu atamayı onayladı.
Sadrazam Damat Ferit Paşa 04 Mayıs günü Mustafa Kemal Paşa’nın 9’uncu Ordu Müfettişi olarak atandığını hükümet üyelerine bildirdi. 05 Mayıs günü de “Takvim-i Vekayi”de yayınlandı. Mustafa Kemal Paşa aynı gün akşam, Harbiye Nazırı Şakir Paşa’yı ziyaret etti. Görevi konusunda bilgi alacaktı. Mustafa Kemal bu görüşmeyi şöyle anlatmaktadır:
Bir tek kelime söylemeksizin bana bir dosya uzattı:
“Bunu okur musunuz?” dedi.
“Dosyayı baştan nihayete kadar gözden geçirdim. Özetle şöyle idi:
“Samsun ve havalisinde birçok Rum köyleri Türkler tarafından her gün tecavüze uğramaktadır. Osmanlı Hükûmeti, bu vahşi tecavüzlerin önüne geçememektedir. Bu havalinin emniyet ve huzurunu temin etmek, insaniyet namına borcumuzdur.”
Raporlar İstanbul Hükümeti’ne verilirken bir de protesto ilave edilmişti:
“Bu tecavüzleri men etmek lazımdır. Eğer siz aciz iseniz görevi biz üstümüze alacağız!” Dosyayı okuduktan sonra Harbiye Nazırı’nın yüzüne baktım:
-Emriniz Paşam? Dedim.
-Bu öyle midir, zannedersiniz?
-Zannetmiyorum, fakat bir şeyler olmak ihtimali vardır.
Bunun üzerine asıl konuya geçti:
-İşte, dedi, böyle midir, değil midir? Evvela bunu meydana çıkarmak için oralara bir zatın gidip incelemelerde bulunması lazımdır. Ben Sadrazam ile görüştüm. Sizi münasip gördük. Oraya gidesiniz ve meselenin mahiyetini anlayasınız.
-Memnuniyetle giderim. Ancak ben oraya Türkler Rumlara zulmediyor mu, etmiyor mu? Yalnız bunu anlamak için mi gideceğim, memuriyetim bu mu olmak lazımdır?
-Evet, dedi. Konuştuğumuz budur!
-Pekâlâ, yalnız müsaade buyurursanız, memuriyetime bir şekil vermek lazım! Sizi üzmeyeyim, arzu ederseniz Genelkurmay Başkanı ile görüşerek bunu tespit edelim.
-Hay hay! dedi.”
Mustafa Kemal odadan çıktıktan sonra Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa’yı aramış, bulamayınca ikinci reis olan Kâzım Paşa’nın yanına gitmiştir.
9’UNCU ORDU MÜFETTİŞİ NE İŞ YAPACAK?
05/06 Mayıs akşamı Mustafa Kemal Paşa, Genel Kurmay İkinci Reisi Diyarbakırlı Kâzım Paşa ile yeni görevinin detaylarını belirlemek için görüştü. Mustafa Kemal Paşa, Kâzım Paşa ile görüşmesini hatıralarında şöyle anlatır:
“Genelkurmay’da İkinci Reis Diyarbakırlı Kâzım Paşa ile karşılaştım. Kendisine Nazır (Bakan) Paşa’nın bana verdiği görevden bahsettim:
-Bilginiz var mı?
-Hayır! dedi.
-İşte ben sana haber veriyorum! Dedikten sonra:
-Kapıları kapattırır mısınız? Dedim. Kâzım Paşa gülerek yüzüme baktı:
-Ne oluyoruz?
Kâzım Paşa ile açık konuşarak bütün düşündüklerimi anlattım:
-Her ne sebep veya maksatla beni İstanbul’dan uzaklaştırmak için bir vesile aramışlar ve bu memuriyeti bulmuşlar. Hemen kabul ettim. Ben zaten şu veya bu suretle Anadolu’ya geçmek fırsatı arıyordum. Mademki onlar teklif ettiler, fırsattan mümkün olduğu kadar istifade etmeliyiz!
Kâzım Paşa:
-Nasıl? dedi.
Cevabımı beklemeksizin ilave etti:
-Ha... Zaten Ordu Müfettişlikleri meselesi var. Sen o taraflara Ordu Müfettişi unvanı ile gidebilirsin!
-Unvanın ehemmiyeti yok dedim. Yalnız şimdi Harbiye Nazırı ile konuş, benden ne istiyorlar, tespit et, üst tarafını kendimiz yaparız.
Kâzım Paşa, Harbiye Nazırı’nı gördü, kendisinden aldığı direktif şu idi:
‘Maksat Samsun havalisinde Rumlara tecavüz eden Türkleri cezalandırmak, sonra Anadolu’da birtakım millî teşekküller beliriyormuş, onları da ortadan kaldırmak! Mustafa Kemal’i bunun için yolluyoruz. Kendisine Sadrazam Paşa ile beraber bir selahiyetname vereceğiz. Kâzım Paşa bürosuna dönerek bana bunları izah etti.
-Çok güzel, dedim ve kapıların iyi kapalı olup olmadığına baktım.
-Yalnızız! dedi.
-Onlar ne istiyorlarsa azamîsini ilave ederek bir talimatname kaleme alınız, yalnız, bir-iki noktayı ben not ettireyim.
-Peki! dedi.
Benim ehemmiyet verdiğim salahiyet meselesi idi. Mümkün olduğu kadar Anadolu’nun her tarafına emirler verebilmeli idim. İstediğim bir madde, Samsun’dan başlayarak bütün Doğu illerinde bulunan kuvvetlerin komutanı olmaklığım ve bu kuvvetlerin bulunduğu illerin valilerine doğrudan doğruya emir verebilmekliğimdi.
Bir başka madde, bu mıntıka ile herhangi bir temasta bulunan askerî ve idarî makamlara yazı ile emir verebilmeliydim. Kazım Paşa’ya dedim ki:
-Onların arzularını bir araya topla. Fakat sonuna bu iki maddeyi ilave et!
Kâzım Paşa yüzüme baktı:
-Bir şey mi yapacaksın?
-Kulağını bana uzat, dedim... Evet bir şey yapacağım. Bu maddeler olsa da olmasa da yapacağım.
Kâzım Paşa güldü:
-Görevimizdir, çalışacağız.
9’UNCU ORDU MÜFETTİŞİ NE İŞ YAPACAK?
Mustafa Kemal Paşa 9’uncu Ordu Müfettişi olarak atandı. Görevinin temel amacı, Samsun ve çevresinde bazı Türk köylülerinin buradaki Rumları öldürdükleri konusunu inceleyip rapor hazırlamaktı. Ancak, hazırlanan görev talimatında görevi o kadar çok geniş bir alana yayılıp, o kadar geniş yetkilerle donatılmıştı ki Mustafa Kemal Paşa’nın gerçek görevi ortaya çıkmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa’nın görev alanı, “Trabzon, Erzurum, Sivas, (Hakkâri dâhil) Van Vilayetleriyle Erzincan ve Canik (Samsun) Müstakil livalarını” içine alan bir bölgeydi. Mustafa Kemal Paşa bu illerde valilere, her türlü yöneticilere ve komutanlara yazılı ve sözlü emirler verebilecekti. Ayrıca “Müfettişlik sınırına komşu vilayetler ve bağımsız livalar, Diyarbakır (Mardin ve Siverek dâhil), Bitlis (Muş, Siirt ve Şırnak dâhil), Ma’mûretil’aziz (Harput) Elazığ-Malatya-Adıyaman-Bingöl ve Güney-Tunceli dâhil, Ankara, Kastamonu vilayetleri ile Kolordu Komutanlıkları da Müfettişlik görevini yerine getirmesi sırasında doğrudan doğruya yapılacak başvuruları dikkate alacaklardır.”
06 Mayıs günü Harbiye Nazırı Şakir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın görevi ile bilginin gerekli makamlara bildirilmesini Sadrazamlıktan istedi. 07 Mayıs günü bu atama kolordulara bildirildi.
Mustafa Kemal Paşa Müfettişlik Karargâhı’nı kurma çalışmalarını yaptı. 13 Mayıs günü de Harbiye Nezareti’nden gerekli ihtiyaçlarını istedi. Karargâh’ın ve kendisinin ödenekleri ile olağanüstü harcamalara ait ödeneklerin ödenmesi, en az iki otomobilin verilmesi gibi istekler karşılandıktan sonra hareket edeceklerini bildirdi.
Mustafa Kemal Paşa aynı gün Samsun’daki Üçüncü Kolordu Komutanlığı’na gönderdiği telgraf ile Samsun’a geleceğini bildirdi. Kendisine ve yirmi üç kişilik karargâhındaki subay ve erlere uygun bir kalacak yerin hazırlanmasını istedi.
MUSTAFA KEMAL PAŞA VE DAMAT FERİT PAŞA
Günlerden 14 Mayıs 1919. Sadrazam (Başbakan) Damat Ferit Paşa. Kaderin cilvesine bakın ki, ileriki günlerde kendisini en çok uğraştıracak olan Tuğgeneral Mustafa Kemal Paşa’yı olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya göndermekteydi. İşte bu gün, Damat Ferit Paşa, Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa ile Mustafa Kemal Paşa’yı yemeğe çağırdı. Yemekten sonra Müfettişlik konusunda bilgi aldı. Ferit Paşa:
-Bir harita getirtsek de, Müfettiş Paşa onun üzerinde bana bilgi verse...
Masanın üzerine bir harita açılıyor. Anlaşılıyor ki, Sadrazam haritayı daha evvel hazırlatmış. Damat Ferit ile Mustafa Kemal haritanın başında karşı karşıya, Cevat Paşa da Mustafa Kemal’in yanında.
Damat Ferit,
-“Samsun havalisinde ne yapacaksınız?” Diye sorar.
Mustafa Kemal Paşa da,
-“Samsun havalisinde yapılması istenen iş, o havali Rumlarının başladığı gerillayı bastırmaktır.” Diye cevaplar.
Bu sözlerden sonra Mustafa Kemal, Cevat Paşa’nın gözlerine bakıyor. Aynı zamanda Sadrazam da gözlerini Paşa’ya çevirmiş bulunuyor.
-Ne dersiniz Paşam? diyor.
Cevat Paşa çok tabii bir lisan ile:
-Öyledir efendim, diyor. Böyle işler mahallinde hallolunur. Şimdiden kati ne söylenir?
Sadrazam hiç memnuniyet göstermez. Kafasındaki endişeyi halletmek istiyordu. Birden oldukça heyecanlı bir ses ile soruyor:
-Pekâlâ, siz bana harita üzerinde komutanızın kapsadığı mıntıkayı gösterir misiniz?
Mustafa Kemal, Sadrazamın vesveseye düştüğü noktayı derhâl keşfetmişti. Cevap veriyor:
-Efendim, henüz ben de pekiyi bilmiyorum. Belki takriben... (Harita üzerine elini koyarak) ihtimal şu kadar bir parça... diyerek bazı vilayetleri eli ile işaret ediyor.
Bu defa daha manalı bir tarzda Cevat Paşa’ya bakıyor. O da Sadrazamın vehmini anlamıştı. Mustafa Kemal elini kaldırırken Cevat Paşa ilave ediyor:
-Efendim, mıntıkanın ehemmiyeti yoktur. Paşa, bittabi o mıntıkada kuvvete komuta edecektir. Zaten nerede kuvvet kaldı ki?..
Cevat Paşa cümlesini tamamlarken vaziyetin hiç de ehemmiyeti haiz olmadığını ima etmek ister bir tavır ile haritanın bulunduğu masadan uzaklaşır gibi oluyor. Mustafa Kemal, içinden Cevat Paşa’ya teşekkür ediyor. Generalin bu sözleri Sadrazamı tatmin etmiş görünüyordu. Her biri birer koltuğa çekiliyor.
Sadrazam,
-“Ne vakit hareket edeceksiniz?” diye soruyor.
Mustafa Kemal:
- “Ne vakit emir buyurulursa... Ben harekete hazırım.” Diyor.
Sadrazam sorularına devam ediyor:
-Zatı Şahane’yi (Padişah) ziyaret ettiniz mi?
-Hayır, irade buyurulmadı.
-İrade buyuruldu. Ben tebliğ ediyorum. Yarın kendisini ziyaret ediniz.
Ayrılmak zamanı geliyor. Mustafa Kemal ve Cevat Paşa kol kola yürüyorlar. Nişantaşı caddesinden Teşvikiye’ye doğru sıkı adımlar ile ilerleyen bu iki arkadaştan biri ötekine soruyor:
-Bir şey mi yapacaksın Kemal?
-Allah muvaffak etsin!
-Mutlaka muvaffak olacağız!..
MUSTAFA KEMAL PAŞA BEKİRAĞA BÖLÜĞÜ’NDE
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’dan ayrılmadan önce, 15 Mayıs günü Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu bulunan arkadaşlarını ziyaret etti. Dr. Tevfik Rüştü Aras Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından biriydi ve dostlukları İttihat ve Terakki’den başlıyordu. O günleri Aras şöyle hatırlıyordu:
“Atatürk’le tanışmamız çok eski. İttihat ve Terakki’de beraber çalıştık.”
Doktor Aras’a göre Atatürk’ün en önemli niteliği “vefakâr” olmasıydı. Bunu Aras, şöyle anlatırdı:
“1918 Şubatı’nda İstanbul’da güvenliği sarsmak suçundan tutuklanmıştım. Beni bir odaya hapsettiler. Oradan da Bekirağa Bölüğü’ne götürüldüm. Fethi Okyar Bey de tutuklanıp, oraya götürülmüştü.
Mustafa Kemal, Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılacağı günlerde bizi Bekirağa Bölüğü’nde ziyaret etmişti. Bu büyük bir cüretti.
Çünkü o sırada bizi ziyarete gelmek, çıkarken hapishane kapısının kendisine de kapanması demekti. Atatürk, bunu yapmış ve bize Samsun’a gittikten sonra neler yapılacağını da anlatmıştı.”
Mustafa Kemal, aynı gün, Padişah Vahdettin’i de ziyaret etti. Padişah, Mustafa Kemal Paşa’ya, “Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmetler ifa ettin. Bunların hepsi (tarih kitabını göstererek) bu kitaba geçmiştir. Şimdi yapacağın hizmetler hepsinden daha mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsin.” dedikten sonra üzerinde kendi resmi işlenmiş olan altın bir saati Mustafa Kemal’e hediye etti.
İstanbul’dan ayrılmadan bir gün önceki görüşmeler. Bu görüşmelerden sonra, İzmir’den çok acı bir haber gelir: İzmir, Yunan askeri tarafından işgal edildi.
MUSTAFA KEMAL PAŞA ve KADROSU
Mustafa Kemal Paşa, 16 Mayıs günü Padişahı tekrar ziyaret etti. Daha sonra Müfettişlik görev yeri olan Samsun’a gitmek üzere Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrıldı. Vapurun Kaptanı Ali Rıza (Durusu) idi. Bu vapur, içindeki insanlarla Samsun’a doğru hareket ettiği zaman, iki ay içinde Türkiye’nin kader çizgisini çizeceklerini bilemezlerdi.
Mustafa Kemal Paşa’nın Müfettişlik Karargâhı’nda şu kişiler yer almaktaydı:
Dokuzuncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa.
Erkânıharbiye Reisi (Kurmay Başkanı) Albay Manastırlı Kâzım (Dirik) Beyefendi.
Sıhhiye Müfettişi Albay İbrahim Talî (Dr. Öngören) Beyefendi.
Erkânıharbiye Kaymakamı (Kurmay Yarbay) (Ayıcı lakaplı, Adanalı) Arif Bey.
Kurmay Binbaşı Hüsrev (Gerede) Bey.
Topçu Müfettişi Binbaşı Kemal (Doğan) Bey.
Sıhhiye Müfettişi Muavini Binbaşı Refik (Saydam) Bey.
Yaver Piyade Yüzbaşısı Cevat (Abbas Gürer) Efendi.
Piyade Yüzbaşısı Mümtaz ve İsmail Hakkı Efendi, Tabip (Doktor) Yüzbaşı Behçet Efendi, Piyade Teğmen Hayati ve Arif Hikmet Efendiler;
Yaver Topçu Asteğmen (Abaza) Muzaffer (Kılıç) Efendi, Topçu Teğmen Abdullah Efendi, Adli Müşavir Ali Rıza Bey, Tabur Hesap Memuru Rahmi ve Ahmet Nuri Efendiler ile Faik, Tahir ve Memduh Efendiler.
Ayrıca, Müfettişlik Karargâhı’na dâhil olmak üzere 5 Çavuş, 3 Onbaşı ve 17 Er olmak üzere 25 kişi de Samsun’a gelmişlerdir.
Mustafa Kemal bu kadrodan Refet Bey, İbrahim Tali Bey, Mehmet Arif Bey, Hüsrev Bey, Kemal Bey, Refik Bey, Cevat Abbas Bey, Asli Şevket Bey, Mustafa Vasfi Bey ve Muzaffer Bey olmak üzere 10 kişiyi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne seçmiştir.
MUSTAFA KEMAL PAŞA
SAMSUN YOLUNDA
16 Mayıs 1919 günü saat dördü kırk geçe Bandırma Vapuru İstanbul’dan hareket etti. Kızkulesi açıklarında İtilaf askerleri tarafından yoklama yapıldı. Vapurda silah ve cephane olup olmadığı kontrol edildi. Yola devam ederken Mustafa Kemal Paşa, Dolmabahçe önündeki düşman gemilerini işaret ederek:
“Ahmaklar! Biz kaçak eşya ve silah götürmüyoruz, azim ve iman götürüyoruz. Bunlar bir milletin istiklal aşkını ve mücadele azmini takdir edemezler. Bütün güvendikleri maddî kuvvettir.” Der.
Karadeniz’in dalgalı sularında Mustafa Kemal ile İbrahim Tali dışındaki bütün Bandırma yolcularını deniz tuttu. Kendilerini takip etmesi muhtemel İngiliz gemilerine karşı tedbirli olarak yollarına devam ettiler.
18 Mayıs günü Sinop’a geldiler. Mustafa Kemal tedbir olarak karadan gitmek istiyordu. Buradan Samsun’a kara yolu olup olmadığını sordu. Yol olmayınca, mecburen tekrar vapur yolculuğuna devam ettiler.
Mustafa Kemal Samsun yolunda iken ülkenin pek çok yeri işgal edilmekteydi. En son güzel İzmir’den bu acı haber alınmıştı. Bunlar olurken ülkenin vatansever insanları tutuklanmakta, diğer insanlarımız ise bazı kurtuluş reçeteleri ile kendilerine sığınacak bir kuvvet arıyorlardı. Mustafa Kemal’e göre bu insanlar üç türlüdür:
“1-İngiltere’nin himayesini isteyenler; 2-Amerika’nın mandasını isteyenler;
Bu iki çeşit karar sahipleri, Osmanlı Devleti’nin bir bütün hâlinde korunmasını düşünenlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nu, muhtelif devletlerarasında paylaşılmasındansa, bütün halinde, bir devletin himayesi altında bulundurmayı tercih edenlerdir.
Üçüncüler Mahallî kurtuluş çarelerine başvurmak... Mesela bazı bölgeler kendilerinin Osmanlı Devleti’nden koparılacağı ihtimaline karşı ondan ayrılmamak tedbirlerine başvuruyor. Bazı bölgeler de Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılacağını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılacağını oldu-bitti kabul ederek kendi başlarını kurtarmağa çalışıyorlardı.”
Bandırma Vapuru yolculuğu bu duygularla sürdü. Dört günlük yolculuktan sonra Samsun’a geldiler.
MUSTAFA KEMAL PAŞA
SAMSUN’DA
Samsunlular Mustafa Kemal’i ve beraberindekileri coşkun bir törenle karşıladılar. Mustafa Kemal, doğruca kendisi ve arkadaşları için hazırlanan Mıntıka Palas’a yerleşti. Burası, iki katlı taş bir yapıydı. Mustafa Kemal’in Samsun’a geleceği, İstanbul’dan telgrafla Mutasarrıf’a duyurulunca bu bina hazırlanmıştı. Mustafa Kemal o gün ve ertesi günler hep bu otelde kaldı. Çalışmalarını burada sürdürdü. Samsun’a geldiğinin ilk günü, emrindeki Valilikler ve Kolordu Komutanları’ndan bölgenin asayiş durumunu sordu.
Samsun, Rum ayrılıkçı hareketini himaye eden İngiliz kuvvetlerinin işgali altında idi. Rumlar, antik Büyük Mihridates krallığını, Karadeniz kıyısındaki eski sınırları içinde, yeniden canlandırma umudunu taşımaktaydılar.
Rıhtımda büyük bir kalabalık geminin yanaşmasını beklerken, halkın milliyetleri yüzlerindeki değişik ifadelerden anlaşılabilirdi. Rumlar, Yunan kuvvetleri İzmir’e çıktığı için mutluluklarını gizleyemiyorlardı. Türkler kederli duruşlarından ve henüz karaya çıkmış bulunan bu genç generale dikilmiş, tedirgin, meraklı bakışlardan fark edilebilirdi. Bu kalabalık arasında pek çok İngiliz ajanı vardı. Dikkat çekmemesi için ajan olarak daha çok Rum ve Ermeni kadınları kullanılmaktaydı.
Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkması ile ilgili olarak Amerikalı General Sherill önemli bir teşhiste bulunur:
Mustafa Kemal’in sağlığında Amerikan Elçisi olan ve kendisiyle uzun konuşmalar yapan General Sherill’e gör “Tarih, bir taraftan Yunanlıları İzmir’e çıkarırken öbür taraftan onlara karşı koyacak Mustafa Kemal’i Samsun’a getiriyordu. Bu dramda, Yunanlıları İzmir’e gönderen Lloyd George ve Mustafa Kemal’i Anadolu’ya tayin eden Vahdettin adındaki iki kukla talihin aleti olmuşlardır. Vahdettin Mustafa Kemal’i Samsun’a Ordu Müfettişi olarak göndermekle, başkenti, arzu edilmeyen şahsiyetinden kurtarmayı düşünmüştür.”
19 MAYIS’TA GENEL DURUM
Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktığı günü ve içinde bulunduğumuz durumu şöyle anlatmaktadır
“1919 yılı Mayısının 19 uncu günü Samsun’a çıktım. Umumi durum ve manzara: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalamış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde, Milleti ve memleketi Dünya Savaşı’na sokanlar, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta, Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişah’ın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı.
Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...
İtilaf devletleri, ateşkes anlaşmasının hükümlerine lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da, Adana İli Fransızlar, Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri birlikleri. Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet, başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da İtilaf devletlerinin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.
Bundan başka, memleketin her tarafında, Hristiyan azınlıklar gizli açık millî emel ve maksatlarını gerçekleştirmeğe, devletin biran evvel çökmesine çalışıyorlardı.
Sonradan elde edilen bilgiler ve vesikalarla iyice anlaşıldı ki, İstanbul Rum Patrikhanesinde teşekkül eden MAVRİ MİRA Cemiyeti, İller dâhilinde çeteler kurmak ve idare etmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Kızılhaç’ı, Göçmen İşleri Komisyonu (Resmî Muhacirin Komisyonu), Mavri Mira Cemiyeti’nin faaliyetlerini kolaylaştırmakla görevli. Mavri Mira Cemiyeti tarafından idare olunan Rum okullarının izci teşkilâtları, yirmi yaşından büyük gençler de dâhil olmak üzere, her yerde kuruluyor. Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Cemiyeti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da, tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor.
Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde teşkilat kurmuş ve İstanbul’daki merkeze bağlı olan Pontus Rum Cemiyeti rahatça ve başarıyla çalışıyor.”
Mustafa Kemal Paşa’nın asıl dehası, Samsun’a çıktığı günden itibaren Türk milletinin istiklal iddiasında olduğunu sezişindedir.
Mustafa Kemal, kurtuluşun en önemli cevherini Türk milletinde bulmuştur. Bunu sonuna kadar bir “Millî sır” olarak saklamıştır:
“... Ben milletin vicdanında ve istikbalinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün cemiyetimize tatbik ettirmek mecburiyetindeydim.”
BU MİLLET ESİR YAŞAYAMAZ
...Hakikat şu ki, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da paylaşılmasını sağlamağa çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklali, Padişah, Halife, hükûmet, bunların hepsi manası kalmamış bir takım boş sözlerden ibaretti.
Neyin ve kimin korunması için, kimden ve ne yardım sağlanmak isteniyordu?
O halde ciddi ve hakiki karar ne olabilirdi?
Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da millî hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!..
İşte daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da, Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.
Bu kararın dayandığı en kuvvetli muhakeme ve mantık şuydu:
Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak tam istiklale sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklalden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez.
Yabancı bir devletin himaye ve efendiliğini kabul edecek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, aciz ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten, bu seviyesizliğe düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.
Hâlbuki Türk’ün haysiyeti ve gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, mahvolsun daha iyidir!..
Öyleyse ya istiklal, ya ölüm!
İşte hakikî kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktı.
Bir an için bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını farz edelim. Ne olacaktı? Esirlik!
Peki efendim. Diğer kararlara boyun eğme halinde netice bunun aynı değil miydi?
Şu farkla ki, istiklali için ölümü göze alan millet, insanlık haysiyet ve şerefinin icabı olan bütün fedakârlığı yapmakla teselli bulur ve hiç şüphesiz esirlik zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete nazaran dost ve düşman gözündeki mevkii farklı olur.
16 Eylül 2009 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder