19 Eylül 2009 Cumartesi

BİR KARA GÜN İZMİR'İN İŞGALİ

KİTAP HAKKINDA

Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandıktan sonra İtilâf Devletleri Osmanlı Devleti’ni işgal etmeye başladılar. Bu işgaller, daha önceden yapılmış gizli antlaşmalara göre yapılmaktaydı. Ancak İzmir İngilizler tarafından bir oldu-bittiye getirilerek İtalyanlar yerine Yunanlılara verilmiştir.
İngilizlerden gerekli bilgiyi alan Yunanlılar, İzmir konusunda açıktan açığa yaptıkları çalışmalar, İzmir’deki Türklerin ve bazı yabancıların korkmalarına ve geleceğe kuşkuyla bakmalarına sebep oluyordu. Ama İzmir Valisi Nurettin Paşa, bu çalışmaların önündeki bir engel olarak İzmir’de bulunuyordu.
Nurettin Paşa, 14 Kasım 1918 tarihinde 12’nci Kolordu Komutanı olarak atanmıştı. 20 Ocak 1919 tarihinde İzmir Valisi olarak görevlendirilmişti.
Yunanlılar, Vali Nurettin Paşa’yı İngilizlere şikâyet etmekte gecikmediler. 11 Mart 1919 tarihinde, İngilizlerin isteği üzerine, Nurettin Paşa’nın İzmir Valiliği sona erdi. Yerine (Kambur) İzzet İzmir Valisi oldu. İzmir’in yeni valisi İzzet Bey, daha önce Evkaf ve Dâhiliye Nazırlığı (İç İşleri Bakanlığı) görevlerinde bulundu. Saray’ın ve İngilizlerin aleti olmak dışında bir özelliği bulunmayan biri idi. Onun sessizliği içinde, bir karşılık dahi verilemeden İzmir işgal olunup gitti.
Kitapta bulacağınız konular, İzmir’in niçin ve nasıl pazarlandığını ortaya koyması açısından önemlidir.
Konu başlıkları şöyledir: Wilson Prensipleri, Paris Barış Konferansı, İzmir’le İlgili Yayınlar, İtalyanlar, Yunan ve Rumlar, İngilizler, Türkler Açısından İzmir’in İşgali, İzmir’in İşgal Kararı, İşgalden önce İzmir, adım adım İzmir’in İşgali.
Her konu başlığında, her sayfada göreceğimiz şudur: İzmir göz göre göre Yunanlılara verilmiş, İstanbul Hükûmeti, İngiltere istedi diye buna göz yummuştur.
İzmir’in ve Ege’nin vatansever insanlarının hiç benimsemedikleri bu olay, bir kara bulut gibi Anadolu’nun dört bir köşesine yayıldı. Bu kara haberin ve kara bulutların tekrar görülmemesi, yaşanmaması için gereği gibi ders almamız gerekir.
Bu kara günden ders almak için İzmirli olmaya gerek yoktur. Trabzonlu, Karslı, Vanlı, Diyarbakırlı, Muşlu, Yozgatlı, Manisalı, Mersinli, Burdurlu olabilirsiniz. Burada sayamadığım güzel vatan topraklarının herhangi bir yerinden de olabilirsiniz. Ama önemli olan o günleri bir daha yaşamamaktır. O günleri yaşamamak için geçmişten ders almasını bilmeliyiz. Ders alabilmek için, olanları iyi bilmemiz gerekiyor. Bu amaçla, gençlerimize bu küçük kitabı sunarak, bu konuda üstüme düşen görevi yapmak istedim.
Halil İbrahim YILDIRIM


Bir Kara Gün İZMİR’İN İŞGALİ

Dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı, bizim için, 30 Ekim 1918 günü imzaladığımız Mondros Ateşkes Antlaşması ile sona erdi. Galip devletler, savaştan sonra dünyanın yeniden şekillenmesi için harekete geçtiler. Osmanlı topraklarını kendi aralarında paylaşmaya başladılar. Aslında, bu paylaşma daha önceleri yapılmıştı. Savaştan önce ve savaş sırasında İngiltere, Fransa ve Rusya arasında yapılan bir dizi gizli anlaşmalarla Osmanlı Devleti’ni kendi aralarında bölüşmüşlerdi. Ancak, 1917 yılında Rusya’da çıkan ihtilalden dolayı Rusya, savaş dışı kalmıştı. Bu sebeple ateşkesten sonra Osmanlı topraklarındaki paylaşımda yer alamadı. Onun yerini İtalya aldı.
Osmanlı Devleti’nin geniş verimli toprakları paylaşılırken, İngiltere aslan payını alabilmenin hesaplarını yapmaktaydı. Fransa’yla aralarında önemli bir problem yoktu. Sonradan paylaşıma katılan İtalya’nın yayılmacı tavırlarından rahatsız oldu.
İngilizler, Anadolu’da bir direnişle karşılaşacaklarını biliyorlardı. Bunun için Çukurova, Maraş, Urfa, Antep ve Suriye topraklarını Fransızlara devrederek hem direniş ile karşılaşmayacaklardı, hem Fransızları istedikleri toprakları kolaylıkla teslim ettikleri için memnun edeceklerdi ve hem de Musul ve Kerkük gibi önemli toprakları hiçbir direnişle karşılaşmadan elde edeceklerdi.
Rusya’nın payı olan topraklar bu devletlerarasında mesele olmadı. Bu toprakları, Ermeniler ve Kürtler için birer ödül olarak sundular. İstanbul ve Boğazların yönetimini ise aralarında bölüştüler.

WİLSON PRENSİPLERİ

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson, ABD Kongresi’nde yaptığı meşhur konuşmasında, savaş sonrasındaki dünya düzeninin ilkelerini açıkladı. 08 Ocak 1918 tarihinde yapılan 14 maddelik bu tarihî konuşma, daha sonra “Wilson Prensipleri” diye anıldı. Savaşın sona ermesinden on ay önce yapılan bu konuşma, İngiltere ve Fransa meclisleri tarafından da bir kanunla kabul edildi.
Wilson Prensipleri’nin 12. maddesi bizi ilgilendirmekte idi. 12. madde şöyledir:
“12)Şimdiki Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısımlarına kati bir hâkimiyet hakkı verilmesi, fakat bugün Türk boyunduruğunda bulunan diğer milliyetlere tam bir emniyet içinde kalmaları ve zahmetsiz olarak gelişmeleri imkânının teminat altına alınması.
Çanakkale Boğazı’nın milletlerarası teminat altında bütün milletlerin ticaret gemilerinin serbestçe geçmeleri için açık kalması.”
Bu maddenin yorumlanmasında, Türkler açısından bir rahatlama olmuş, bir güven duygusu gelişmiştir. Osmanlı Devleti’nin Türk olan topraklarının, Türk hâkimiyetinde olması kabul ediliyordu. Bu güvence İstanbul’da sevinçle karşılanmıştı. Ama 12. maddenin yorumunu, Amerika’nın resmî yorumundan okuduğumuz zaman sevinemeyeceğimiz bir sonuç ile karşılaşmaktayız:
“Açıktır ki, Boğazlar ve İstanbul, ad olarak Türk kalsalar bile, milletlerarası kontrol altında tutulmalıdır. Bu kontrol, birlikte de yapılabilir, ya da Milletler Cemiyeti’nin görevlendireceği bir mandacı devlet eliyle de gerçekleştirilebilir.
Anadolu, Türklere bırakılmalıdır. Yunanlıların daha çok sayıda bulundukları kıyı bölgeleri, belki de Yunan mandasında özel bir milletlerarası kontrol altına konulabilir.
Ermenistan’a Akdeniz’de bir liman verilmeli ve bir himayeci devlet gösterilmelidir. Fransa istemeyebilir, fakat Ermeniler İngilizleri yeğ tutuyorlar.
Suriye, İngiltere ile Fransa’nın yaptığı bir anlaşma sonucu, şimdiden Fransa’ya ayrılmıştır.

Filistin, Mezopotamya ve Arabistan için en uygun mandacının İngiltere olduğu açıktır.
Anadolu’daki bütün mandacı devletleri bağlayacak garantileri kapsayan bir Manda Yasası, Barış Antlaşması’na eklenmelidir.
Manda Yasası, “açık pazar” ve azınlıklar için hükümler getirmelidir. Ana demiryolu hatları, milletlerarası bir yönetim altına konulmalıdır.”

PARİS BARIŞ KONFERANSI

Galip devletler, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sınırları yeniden düzenlemek için Paris’te bir konferans düzenlediler. Konferansın amacı ve görevi, bu düzenlemeleri belli bir disiplin içinde yapmak; İngiltere ve Fransa’nın gizli anlaşmalarda yaptıkları paylaşımları konferans kararı olarak onaylatmak; böylece dünya kamuoyunu ikna etmekte zorlanmayacaklardı.
Temel amacı Osmanlı topraklarını paylaşmak olan, ama dünyanın haritasını yeniden çizmek için adını emperyalistlerin koyduğu Paris Barış Konferansı 18 Ocak 1919 günü toplandı.
Konferansa 32 devlet katıldı. ABD Başkanı ile İngiltere, Fransa ve İtalya Başbakanları Dörtler Konseyi, ayrıca bu devletlerin Başbakan ve Dışişleri Bakanları’ndan bir “Onlar Konseyi” kuruldu.
Bu konferans açıldığında, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord George Nathanlel Curzon’un Osmanlı Devleti ile ilgili düşünceleri şöyle idi:
“Barış Konferansı toplandığında, yılgın değilse bile itaatkâr bir Türk Hükümeti’nin bulunduğu İstanbul, Müttefik Kuvvetleri’nin elindeydi. Asya’daki işgal edilmiş Türk kesimlerinde bulunan askeri kuvvetimiz, sadece mütarekede kararlaştırılan şartların değil, gerekli görülebilecek ek şartların da kabulünü zorlamağa yeterliydi. İngilizler Musul’a kadar ve Musul dâhil Mezopotamya’yı emin bir şekilde ellerinde bulunduruyorlardı. ... Küçük Asya’da İngiliz askerî işgali altındaki yerler hariç bir Müttefik kuvveti görülmemişti. Ermenilerin hepsi de memleketlerinden kaçmış mülteciler olduklarından, kaderleri kararlaştırılmamıştı. Ermenistan veya belki Kilikya’dan başka, Küçük Asya’nın taksimi düşünülmemişti. Fransızların istekleri ile Arapların durumundaki kati hakikatleri bağdaştırmanın güçlüğü ve Fransızların talihsiz Sykes-Picot anlaşmasının harfi harfine uygulamasında diretmesi yüzünden, Suriye’de daha kritik bir durum vardı. Filistin’de Arap milleti ile Siyonist mültecilerinin çıkarları bağdaşabilecekmiş gibi görünüyor ve her şey iki milletin de kabulüyle Büyük Britanya için yeni bir manda kurulması ihtimaline işaret ediyordu.”
Galip devletler, Almanya’nın, Avusturya-Macaristan’ın ve özellikle Osmanlı Devleti’nin yeni konumunu şekillendirmek için çalışmalara başladılar. Önceden yapılan gizli anlaşmalarla hazırlanan bölüşüm taslağı ele alınarak konferansta son şekli verilmesi gerekiyordu. Ancak bu konuda bazı pürüzler ortaya çıkmakta idi. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1-Savaş esnasında Boğazlarda ve Doğu Anadolu’da büyük hisseleri kendisine ayıran Rusya, savaştan çekilmiş ve bütün isteklerinden de vazgeçmişti. Onun terk ettiği arazi ne olacaktı? Gerçi İngiltere burada bir “Ermenistan” ve “Kürdistan” devletinin kurulmasına taraftardı. Hatta Ermeni ve Kürtlere söz vermişti. Lakin bu konuda Fransa ile İtalya aynı şeyi düşünmüyorlardı. Fransa, kendisine mal ettiği Kilikya’yı Ermenilere terk etmek istemediği gibi, Ermeniler de İngiltere’nin kendilerine bahşetmek istediği yerlerle iktifa etmiyorlardı.
2-“Sykes-Picot Taksimi” ile kendilerine ayrılan mıntıkalarda ve tekmil Yakın Şark meselesinin halli mevzuunda, devletlerin zıt menfaatlerini bağdaştırmak zannedildiği gibi kolay olmadığı görülüyordu.
3-Rusya çekilirken, İtilaflar zümresinde savaşa katılan Amerika ve onun Başkanı Wilson, İtilaf devletlerinin menfaatlerini baltalayan bir takım prensipler ortaya atmıştı. Menfaat için çarpışan, savaşı kazandıktan sonra en büyük menfaatleri ele geçirmek isteyen emperyalist “İtilaf” grubunun, bu prensipler işine gelmiyordu. Zira bu prensipler hem mağlup milletleri yeniden ayağa kaldırmış, hem de müstemlekelerde fikrî, siyasi seçime sebep olmuştu. Kuvvetli bir ihtimal ile söylenebilir ki, vaktiyle kendilerinden istifade etmek için “İstiklal ve Hürriyet” vaat edilmiş olan yetmiş iki milletin ileri gelenleri, Wilson’un prensiplerine sarılarak ve yapılan vaatleri de hatırlatarak “İstiklal ve Hürriyet” istihsal etmek ümidiyle Paris’e doldular.
4-Amerika’nın çekilmesinden, İtalya Başbakanı ihtiyar sinyor Orlando’ya da fazla söz hakkı tanınmamasından sonra Lloyd George ile Fransa Başbakanı Clemenceau bütün bu pürüzlerle beraber, savaş sonrasının dünyasını alakadar eden pürüzlerini de halletmek vazifesi ile kendilerini mükellef gördüler. İşte bütün bunları hem de Paris’te masa başında oturarak halletmek kolay olmadı. Dünya murahhas heyetleri ile İmparatorluktan ayrılmak, müstakil devlet kurmak isteyen zümrelerin heyetlerini Paris’e davet ettiler. Davete icabet eden Osmanlı Heyeti’nden başka Arap, Yahudi, Ermeni, Kürt, Rum heyetleri de Paris'e geldiler.
ABD Başkanı Woodrow Wilson, 08 Ocak 1918 günü ABD Kongresi’nde yaptığı konuşma ile açıkladığı “Wilson Prensipleri” 20 Ocak 1919 günü Paris Barış Konferansı’nda görüşüldü ve esas itibariyle kabul edildi.
30 Ocak günü ise, Osmanlı Devleti’nden ayrılacak topraklar görüşüldü. Yüksek Konsey Ermenistan, Suriye, Mezopotamya, Filistin ve Arabistan’ın Türkiye’den ayrılmasını kararlaştırdı.
Hatta Lloyd George, bir arazinin daha alınmasını ister. “Lloyd George, bu arazinin ayrı olduğunu fark edememişti. Mezopotamya ve Ermenistan’ın bu araziyi de kapsadığını düşünmüştü. Fakat şimdi ona bildirilmişti ki, bu doğru değildir. Mezopotamya ve Ermenistan arasında Kürdistan vardır.”
Bu unutkanlığın düzeltilmesinden sonra, 30 Ocak 1919’da şu karar alınır:
“Ermenistan, Suriye, Mezopotamya ve Kürdistan, Filistin ve Arabistan, Türk İmparatorluğu’ndan tamamen ayrılmalıdır. Bu karar, Türk İmparatorluğu’nun öteki parçaları hakkında getirilecek çözümleri etkilemez...”
Böylece, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu kararlaştırılmış olmaktadır.
Paris Barış Konferansı, bu kararıyla Osmanlı Devleti’nin alacağı yeni düzeni belirlemiş oldu. Ama uygulama hiç de böyle olmadığını, ileriki günlerde büyük acılar çekerek göreceğiz.
Paris’te, Osmanlı Devleti’nin paylaşıldığı gün, İngiltere Başbakanı Lloyd George, ABD Başkanı Wilson’a bir teklifte bulunarak, ABD’nin Türkiye’ye asker göndermesini ve Türkiye’de manda kabul etmesini istedi.
İngiltere, Türkiye’de bir milyonun üstünde asker bulunduruyordu. İngilizler bu yüke dayanamayacaklarını biliyorlardı. Bunun için bir an önce paylaşma gerçekleşmeli idi. En azından ABD asker göndermeliydi. ABD, olayların dışında durup diri kalmamalıydı. Onu da Osmanlı topraklarına çekip yıpranmasını sağlamak gerekiyordu. Bunun için de ABD’nin manda kabul etmesi gerekiyordu. Wilson ise, paylaşmayı geciktirmek için elinden geleni yaptı. Çünkü Amerika, hemen bir manda alabilecek durumda değildir. Öncelikle kamuoyunu hazırlaması gerekiyordu. Ayrıca Senato’nun açık onayını sağlaması da gereklidir. Bu, zaman alacak bir iştir. O hâlde mandaların paylaşılması bekletilmelidir. Böylece ABD, Osmanlı toprakları üzerindeki manda teklifine hemen gönüllü olmadı. Ama bu manda olayının etkisi Türk aydınları arasında kuvvetli savunucuları olmuştur. ABD mandasının kabul edilmesi için Sivas Kongresi’ne ve Millî Mücadele’nin lideri Mustafa Kemal’e, bu kişiler tarafından yoğun bir baskı uygulanmıştır. Mustafa Kemal’in dirayeti ile Sivas Kongresi bu baskılara boyun eğmemiştir.

Yunanistan, İlk defa 03 Şubat 1919 günü Paris Barış Konferansı önüne çıktı. Yunanistan Başbakanı Elefteros Venizelos, Yunan emellerini Dört Büyüklere (ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya) açıkladı. Venizelos’un istekleri, üzerinde çalışılması için bir komisyona havale edildi
Yunanistan’ın istekleri Şubat başında su yüzüne çıkmış oldu. Yunanistan’ı İngiltere öne sürmekteydi. İtalyanlara karşı Yunanlıları destekleyerek Batı Anadolu’yu hiçbir kuvvet kullanmadan gözetimlerinde tutacaklardı.
Venizelos, 09 Şubat 1919 günü Dörtler Konseyi’nin karşısına bir kere daha çıktı. Venizelos, Yunan isteklerini bir daha anlattı. Bütün Ege adalarını, Trakya ve Batı Anadolu’yu istedi. Venizelos, sadece Kıbrıs’ı istemedi. Çünkü İngiltere, savaş sırasında burayı Yunanistan’a vermeyi vaat etmişti.
Venizelos isteklerinde tarihî ve etnik sebeplere dayanmaktaydı. Batı Anadolu’daki Rum nüfusunu da on kat fazla göstermekte idi. Oysaki eldeki istatistikler onu yalanlamakta idi. Bu istekler İtalya’nın ve Amerika’nın itirazı ile karşılaştı.
Venizelos’a göre savaş sırasında 800.000 Rum öldürülmüştü. Bununla beraber 1.230.000 Türk’e karşı iki milyon Rum varmış... Amerikan delegesi Westerman istatistiklere göre Türk nüfusunun daha çok olduğunu, İtalya delegesi de, Fransız Sarı Kitabı’na dayanarak halkın % 70’inin Türk ve % 10’unun Rum olduğunu ileri sürdü.
Bu günlerde İtalyan temsilcisi, Balfour’a dert yanıyordu. İtalyanlar’ın Antalya’yı işgal etmeleri için olumlu cevap verilmesini istiyordu. Balfour da, 17 Şubat günü, Londra’ya gönderdiği raporunda, İtalyan temsilcinin kendisini sıkıştırdığını, Antalya’yı işgal etmeden parlamento önüne çıkamayacağını söylediğini bildirdi. Balfour bu teklife ılımlı bakıyordu. Ama İngiltere Dışişleri Bakanlığı, iki gün sonra, Balfour’un bu önerisine şiddetle karşı koydu.
Bu cevap gösteriyor ki, İngilizler İtalyanların her hareketinden rahatsız olmaktadır. Antalya’yı dahi vermek istememektedir. Burada, İngilizler, Antalya’dan sonra sıra İzmir’e geleceğini biliyorlardı. İzmir’den sonra sıra nereye gelecek? Bilinmez. Öyleyse, en başında bu isteklerin önünü kesmek en iyisidir. Ama İngiltere bunu önleyemedi. 27/28 Mart 1919 gecesi Antalya’da Hristiyan mahallesinde bir kutu barut patlatıldı. İtalyanlar, kendi elleriyle yaptıkları olumsuzlukları bahane ederek 28 Mart günü Antalya’yı işgal ettiler.
Paris Barış Konferansı’nda, 07 Mart günü, dört büyükler arasında manda pazarlığı yapıldı. Fransa Başbakanı Clemenceau, bu pazarlıkta Suriye ve Kilikya’yı istedi. ABD Temsilcisi, Başkan Wilson’un danışmanlarından Albay House, buna karşı çıktı. “Kilikya, Ermeni Devleti’nin en zengin parçası, ABD bu mandayı alabilir” dedi. Fransa Başbakanı Clemenceau, “Eğer ABD Ermenistan mandasını alırsa, İskenderun ve onun nehir vadisi dışında, Kilikya’dan vazgeçeceği” cevabını verir. Hatta Ermenistan üzerinde bir ortak Fransız-Amerikan mandası önerir. Tartışma bu noktada kalır.
14 Mart’ta ise İngilizler son hamleyi yaparlar. Paris’teki toplantıda Yunanlıların çıkartma planı görüşülür. ABD Başkanı Wilson, İngiltere Başbakanı Lloyd George, Fransa Başbakanı Clemenceau, İtalya Başbakanı Orlando bu planı tartıştılar. Sonunda kabul ettiler. Mart sonunda da, Batı Trakya Komisyonu, hazırladığı raporunda “İzmir ve arka bölgesinin Yunanlılara verilmesi”ni tavsiye etti. Amerikalı uzmanlar ise, Yunanlıların ileri sürdükleri rakamların gerçek duruma aykırı olduğunu, Yunanistan’ın istediği topraklarda Türklerin çoğunlukta bulunduklarını bizzat kendileri araştırma yaparak ispat ederler. Ermeni iddialarında olduğu gibi, bu yerlerin Türkiye’den ayrılmasına karşı olduklarını açıklarlar. Amerikan misyonerleri ve bütün şirketleri ile İngiliz ticari kurumları da bu görüşü desteklerler.
Paris’te, dört büyükler, İngiltere’nin yönlendirmesiyle adım adım Yunanistan’ı İzmir’e taşıyorlardı. Buna İtalya ve bazan da ABD karşı çıkar. Ama etkili olamazlar. İtalya maslahatgüzarı (elçi vekili) Preziosi, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’u sıkıştırır. Yunanlıların İzmir’e asker çıkarmalarının men edilmesini ister. Ancak Lord Curzon, bu ricaya olumsuz cevap verir. İtalya, Yunanistan’ın İzmir’e asker çıkarmalarını önleyemeyince 24 Nisan günü Paris’i terk ettiler. 05 Mayıs’a kadar toplantılara katılmadılar.
Paris’te, 21 Nisan günü, Fransa Başbakanı Clemenceau, Türkiye’yi mandaterliklere bölen yeni bir şema teklifinde bulundu. Bu toplantıda İtalya dışlandı.
Bu toplantıda Clemenceau, Türkiye’yi mandaterliklere bölen ve yeni bir şemayı ihtiva eden bir haritayı ortaya çıkardı; bu haritada İtalya’ya İzmir bölgesindeki Yunan mandasından başka muazzam bir parçanın mandaterliği sağlanıyordu.
Nisan ortalarında Lloyd George, Clemenceau’nun da onayı ile İtalya’yı Adriyatik’teki isteklerinden vazgeçirmek için bir plan hazırlar. Buna göre İtalya, Anadolu’nun Ermenistan, İstanbul ve Ege’deki Yunan mandaları dışında kalan kısmında manda alacaktır. Wilson, İtalyanlara pay vermeye karşı çıkar. Lloyd George, “Manda yerine nüfuz bölgesi verelim” diye uzlaşma arar. Wilson “İtalya bu işlerde tecrübesiz” gerekçesiyle buna da yanaşmaz. Sonunda On iki Adalar’ın İtalya’ya verilmesi, bu devletin Anadolu’da arzuladığı limanların ise açık şehir yapılması kararlaştırılır. İtalya bunu reddeder ve toplantılardan ayrılır. Lloyd George, İtalya’nın sıkıntılarını gidermek amacıyla Antalya ve civarındaki arazinin bu devletin mandaterliğine verilmesini teklif etti. İtalyanlar, kendi istekleri yerine Yunan isteklerinin kabul edilmesi karşısında Paris’i terk ettiler. İtalyanlar, Paris’i terk edince, Üçler Konseyi, Yunanlıların İzmir’e asker çıkarma kararını hızlandırdı.

İZMİR İLE İLGİLİ YAYINLAR

İtalyanlar ve Yunanlılar arasında paylaşılamayan İzmir konusunda basın yoluyla da yoğun propagandaya girişildi. Topraklarımızda yayınlanan Anadolu, Köylü, Toros, Patris, Duygu ve dışarıda yayınlanan The Times, Le Temps gazeteleri bu konuda değişik yayınlar yapmışlardır.
İzmir’de yayınlanan Türk gazeteleri, İzmir’in Yunanlılara verilmemesi için sürekli yayın yapıyorlardı. İzmir’deki Rum gazeteciler, buna bir çare bulmakta gecikmediler. Ocak ayı ortalarında İzmirli Rumlar, Türk gazetelerini susturmak için ortak cemiyet kurmayı teklif ettiler.
Venizelos, İzmir Rumlarının devam eden gürültülü nümayişlerinden memnun görünüyordu. Türker’in Yunan saldırısına karşı koyması ve bunun reaksiyonu işlerini bozabilirdi. İzmir Türklerinin Yunan hâkimiyetini –zahiren olsun- hazmedebilir görünmesinin İtilaf devletlerince anlaşılması, işine pek yarıyordu.
Yunan yazarı Rodas’a göre Yunan Başvekili bunları Rumlara anlatmak için Sakız Adası Valisi Papa Zafirepulos’u gizlice İzmir’e gönderdi. Yunanlı valinin telkini üzerine maksatları için en kestirme yol olarak basını ele almaya karar verdiler ve hemen işe başladılar. İzmir’de çıkan gazetelerin sahiplerini Köylü gazetesi idarehanesine toplantıya çağırdılar.
Anadolu gazetesi başyazarı Haydar Rüştü, konuşmaları şöyle anlattı:
“Türk, Rum gazeteciler cemiyet kurulmak isteniliyor, Türk ve Rumların iyi geçinmeleri, müşterek bir fikir hayatı yaşamalarının temeli atılabilmek için gazeteciler arasında mütareke teklif olunuyor.”
İzmir’deki Türk gazeteciler, Rum gazetecilerin bu oyununa gelmediler. Yayınlarına devam ettiler. Bu yayınlardan biri 23 Ocak’ta tekrar edildi. İzmir’de yayınlanan Anadolu Gazetesi, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceğini yazdı.
Bundan sonradır ki, kaygı ve heyecan büsbütün arttı. Manisalılar, Sadaret Makamı’na ve öteki ilgililere başvurarak durum hakkında bilgi istediler, fakat kendilerine cevap verilmedi. Bunun üzerine onlar Aydın ilinin kolayca Yunanlılara bırakılamayacağını aynı makamlara bildirdiler. İzmir’de ise bu yüzden çıkan karışıklıkları önlemeğe inzibat kuvvetleri kâfi gelmedi. Bu sebeple Konya’daki 23’üncü Tümen’in buraya nakli düşünüldü, fakat buna da İngilizler izin vermedi.
01 Şubat günü ise İzmir’de yayınlanan Köylü Gazetesi değişik bir yayın yaptı. Köylü gazetesi, Rum gazeteleri hakkında atıp tutmakla beraber Yunan lehinde yazı yayınladı.
Gazete haberi şöyledir:
“Yunanistan ile Türkiye münasebetlerini muhakeme ederken asıl Yunanlıların münevver ve akıllı kısmı ile buradaki Rumların karıştırıcı örneklerini birbirinden ayırmak gerekir. Yunanistan’dan gelen zevatın doğru olarak işittiğimize göre oradaki akıllılar hiç de buradaki yaygaracı Rum gazetecilerimiz gibi düşünmüyorlarmış.. Bunların zamirinde bir Türk-Yunan kardeşliği esas teşkil eylemekte imiş... Ne doğru, takdire değer yüksek ve insani emel.”
Rum gazeteleri de yeni bir yayın politikası düzenlediler. Gazeteciler arasında ortak bir cemiyet kuramayınca, olumlu yazılarla birlikte yaşanılması gereğini ortaya koymaya başladılar. İşte bu yayınlardan birini Şubat ayı içinde İzmir’de Rumca çıkan Toros gazetesi gerçekleştirdi. “Hayat Ortaklığı” başlığı altında yazılan bir yazıda, Türk ve Yunanlıların birlikte hareket etmelerini yazdı. Yazı şöyledir:
“Yunan-Türk basını, memleketin idare şekli ile gelecekten hangi unsurun hâkim kalacağı meselesi ile uğraşmayıp bütün dikkatlerini halkın hukukunun korunmasına bağlamalıdırlar. Bu memleketin meşru evlatları Yunanlılarla Türklerdir. Medeniyet ve ilerleme yolunda birlikte hareket etmek zorundadır.”
İzmir’de yayınlanan bir diğer Rum gazetesi olan Patris de, Toros gazetesinin yayınını destekledi. Patris gazetesi, “Basının Görevi” başlıklı başyazısında Toros gazetesinin açıklamalarını tekrarladıktan sonra Yunanlılarla Türkleri birbirine yaklaştırmalıyız demiştir.
“Talihimizin kuvvetli devletlerin verecekleri karara bağlı olduğunu ve bunların verecekleri kararı ne bizim ve ne de Türklerin bir kelimesini bile değiştiremeyeceğimiz dikkat nazarına alınırsa biz ve Türkler şimdiden bu kararı iyi karşılamak zorunda bulunduğumuzu anlarız. İki unsur arasında ekilen nifak tohumunun ortadan kaldırılması için gerek Türk ve gerek Yunan basını, olanca nüfuz ve kuvvetini kullanarak iki unsuru birbirine yaklaştırmak için acele etmeliyiz.
Türk arkadaşlarımızın anlayış göstereceklerini ve millî gayretlerini bildiğimizden hem Yunanlılara ve hem de Türklere hizmet etmiş olmak için bizimle beraber çalışacakları kanaatini besliyoruz.”
Rum gazetelerinin, İzmir’de Türklerle Yunanlıların birlikte yaşamaları konusundaki yayınları üzerine bu Rum propagandasını İzmir’de yayınlanan Duygu gazetesi bozdu. Duygu gazetesi 04 Şubat günlü yayınında, Yunanlı gazetelerin başyazılarını tercüme ederek altına eklediği fıkrada “Hayır, burası Yunanistan olamaz...” diye yazmıştır.
Duygu gazetesinde yayınlanan tercümelere eklenen fıkra şöyledir: “Memleketimi Yunan’a peşkeş çekmek isteyen gazetelerle asla!... Ağzındaki baklayı çıkar, ne demek istiyorsunuz? Burası Yunanistan olacağı için Türklerin Rumlarla beraber yaşamaları lüzumundan mı? Hayır, burası Yunanistan olamaz, aydınlarımızdan size aldanacak kimse kalmadı. Aldana, aldana hep usta olduk.”
14 Mart günü, İzmir’deki Türk ve Rum gazetelerinin propagandalarına Times gazetesi de katıldı. Gazetede Türkleri kötü gösteren bir kampanya başlatıldı.
İngiliz basınında, Anadolu Ege kıyılarının Yunanistan’a peşkeş çekilmesinin bir hazırlığı olarak, İzmir bölgesiyle ilgili olarak bir “barbar Türk” kampanyası açıldı. Times gazetesi ciltlerine bakınca, kampanyanın 14 Mart’ta başladığı görülüyor. Türklerin bu bölgede tedhiş yaptıkları, Rumları yok etmek için gizli planlar hazırlandığı haberleri gazeteyi kaplamaktadır. Bu sırada, İngiliz akademik çevrelerinin de, Roland M. Burrows’un şahsında, Yunanistan ve Rumlardan yana mektuplarla kampanyaya katıldığını görüyoruz.
René Puaux, Le Temps gazetesinde 27 Mart günü “İzmir Görüşmeleri” başlığı altında yazılar yazdı. O günkü şartlarda İzmir’deki Türk gerçeğini kabul eden Puaux, doğru ve tarafsız bir habercilik yapmıştır.
Avrupa gazetelerine göre o devre ait verilen haberler çok manalıdır. Bu cümleden olarak René Puaux “İzmir görüşmeleri” başlığı altında şunları yazmaktadır: “İzmir’in gelecekteki kaderi... Büyük Devletleri ilgilendiriyorsa, Yunanlıları da coşkun heyecanlara götürmekte ve Türkiye’yi üzüntü ve ıstıraba sürüklemektedir; pek tabii olarak da bizzat İzmirlileri şiddetle müteessir etmektedir. .. Türk (Hürriyet ve İtilaf) Partisi (Progre’s Libéral) şunları söylüyor: “Her istediğinizi yapacağız, yeter ki sahil vilâyetlerini Yunanistan’a vermeyesiniz...” İzmirli Rumlar da şöyle diyorlar: “Yunanistan’a katılmayı kati olarak bittabi istiyoruz. Bu bizim üzerinde yüzyıllarca durduğumuz arzumuzdur, hem de kesin bir arzumuzdur.” Ermeni Cemaati Rum unsur ile bu hususta tam bir mutabakat halindedir... Küçük İtalyan Kolonisi Roma’dan gönderilen filmlerle propaganda yapıyor... Neticede vakalar çıkıyor...”
Yine 27 Mart günü Times gazetesinde, “Bir İzmir Sakini” imzasıyla yayınlanan mektupta, Yunanistan’ın başarılı olamayacağı iddia edildi.
“Bir İzmir Sakini” imzalı mektupta, Yunanistan’ın Küçük Asya’nın gelişmesini sağlayamayacağı, üstelik bölgede Rum çoğunluğunun var olduğunun kesinlikle söylenemeyeceği, fakat Türk egemenliğinin de mutlaka büyük devletlerden birinin korumasıyla sınırlandırılması gerektiği savunuluyordu.
İzmir’de yaşayan bir kişinin mektubu ise 09 Nisan günü The Times gazetesinde yayınlandı. Bu kişi Yunan hâkimiyetinin uygun olmayacağını, ancak İngiliz ve Fransız gözetiminde bir yönetimin uygun olacağını açıklamıştır.
“İzmir’de yaşayan Britanya, Fransız ve İtalyan çoğunluğu...ve Ortodoks reaya (Hıristiyan Osmanlı vatandaşı) cemaatinin küçümsenmeyecek bir kısmı (bir Helen idaresine güvenememektedirler)...; İzmir’de yaşayan bu halkın büyük bir kısmı Avrupa’nın vasiliği altında Osmanlı kalmak istemektedirler... Türkleri müdafaa etmemekteyim; fakat bir Yunan himayesinin memleketi barışa kavuşturması şöyle dursun, düşmanlığı yeniden alevleyeceğini, söndürülmesi yıllar sürebilecek bir galeyanı mucip olarak ihtilâf meşalesini tutuşturacağını görmezden gelemeyiz.”
Yayınlarda görüldüğü gibi pek çok Hıristiyanlar dahi İzmir’in Yunanistan’a bırakılmasını uygun görmemektedirler.

İTALYANLAR AÇISINDAN İZMİR

Galip devletlerden İtalya, Anadolu topraklarından önemli merkezleri almak istiyordu. İngiltere ve Fransa, İtalya’nın yayılımcı politikası karşısında bütün isteklerini kabul etmiyorlardı. Bunlardan kendi menfaatlerine ters gelmeyecek bölgeleri kabul ediyorlardı. Bu bölgelerin başında Antalya geliyordu. Fransa Başbakanı Clemenceau, İtalyanlar’ın Antalya’yı işgal etmek istemesini 03 Ocak 1919 günü kabul etti. İtalyanlar, Antalya’yı hemen işgal etmediler; önce mahallî hükümetten “İtalyan kontrol memuruna bir oda tahsis” edilmesini sağladılar; şehirde bir telsiz istasyonu kurdular; okul açmak üzere, rahibe ve öğretmenler getirdiler; sonra da bazı mahkûmların kaçmalarını sağladılar. Böylece İtalyanlar, Antalya’ya yerleşme zemini buldular. İngilizler ise buna bir türlü evet demek istemiyordu. İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour, 17 Şubat günü, Paris’ten Londra’ya gönderdiği raporunda, İtalyanların Antalya’yı işgal etmek istediklerini bildirdi.
Balfour, İtalyan temsilcisinin kendisini sıkıştırdığını, Antalya’yı işgal etmeden parlamento önüne çıkamayacağını söylediğini kaydediyordu. Balfour’a göre, bu isteği karşılamak konusunda, Yunanlıların İzmir’de benzer bir hak istemeleri dışında hiçbir itiraz göremiyordu. İttihat ve Terakki yurtsever Türkler yanındaki nüfuzunu kesinlikle kırmak gibi bir yararı da olabileceğini belirtiyordu. Bu ifadelere göre, Balfour, İtalya isteğine sıcak bakıyor. Antalya’yı işgal etmelerinin, İttihatçıların yurtsever Türkler arasındaki sevgisini de bitireceği inancında. Yalnız Yunanistan Antalya’ya karşı İzmir’i isteyebilirdi. Bu da zaten Başbakan Lloyd George’un istediği bir sonuçtu. Ama İngiltere Dışişleri Bakanlığı, iki gün sonra Lord Balfour’a verdiği cevapta, İtalyanların Antalya’yı işgal etme fikrine şiddetle karşı çıktı. Bunu da şu başlıklardaki sebeplere dayandırıyordu:
1) Yunanlılara İzmir’i işgal etmeleri için kapı açılmış oluyordu.
2) Fransızlar Kilikya’yı işgal ederlerdi.
3)Allenby’nin askerî durumunu sarsar ve Küçük Asya’da tek komuta ilkesini yok ederdi.
4)Anadolu demiryollarında benzer durumlara yol açardı.
5)İstila edilen yerlerde Türk misillemelerine, dolayısıyla muhasamatın başlamasına yol açabilirdi.
6) Anadolu’nun paylaşılması anlamına gelip, Barış Konferansı’nın kararlarını ön yargılardı.
7) İtalyan işgali, konferansın ilk başta yayımladığı bu konudaki uyarmayla çatışırdı.
İtalya’nın İzmir’deki temsilcisi Cavaliero Manfredi, 23 Şubat günü, İzmir Valisi Nurettin Paşa’ya, Yunanlılar’ın yerine İtalyan denetimini istemeleri için gayret göstermelerini istedi.
İtalya’nın İzmir’deki siyasi temsilcisi Cavaliero Manfredi, Nurettin Paşa’ya, Osmanlı topraklarının “Muavenet mıntıkaları namı altında üç” nüfuz bölgesine ayrıldığını, bu bölgelerin İngiliz, Fransız ve İtalyanlar tarafından kontrol edileceğini, ancak “Edremit’ten Antalya’ya kadar olan İtalyan muavenet” bölgesi sahillerinin, Rumların bulunmasından dolayı, Yunanistan’ın murakabesine bırakılması için Yunanlıların teşebbüse geçtiklerini, bu hususun gerçekleşmesine İtalyanların da yardım etmekte olduğunu söylemiş ve Osmanlı Hükûmeti eğer Yunan isteklerini önlemek istiyorlarsa, o takdirde İtalyan murakabesine taraftar olduğunu bildirmesi gerektiğini ve bunun Müslüman halk bakımından lüzumlu olduğunu ilave etmişti. Fakat Nurettin Paşa, İtalyanların bu suretle neler elde etmek istediklerini sezdiği için, temsilciye, Osmanlıların amacı, hâkimiyetlerini muhafaza, istiklâllerini devam ettirmek ve bu sebeple de hiçbir devletin murakabesi altına girmemektir demişti.
İtalyanlar, 27 Mart günü, Antalya’dan Burdur’a giden posta arabasının soyulmasını sağladılar. Aynı günün gecesi ise, Antalya’da Hristiyan mahallesinde bir kutu barut patlatıldı. Bu da İtalyanlar tarafından yapılan göstermelik bir asayişsizlik örneği idi. Böylece İtalyanlar, kendi elleriyle yaptıkları olumsuzlukları bahane ederek 28 Mart 1919 günü Antalya’yı işgal ettiler.
İtalyanlar gelişen olayları, güvensizliğe örnek göstererek önce Antalya’daki rahibelerin oturduğu binaya 200 İtalyan askeri yerleştirdiler ve 28 Mart öğleden sonra da 300 kişilik bir denizci birliğiyle şehri işgal ettiler. İtalyanlar işgalden sonra bir beyanname yayınlamış ve işgalin “Antalya ahalisi tarafından vaki olan istida üzerine asayişi korumak için” yapıldığını açıklamışlardı. Bu olupbitti karşısında hükümet, Antalya’daki birliklere, İtalyanların şehri işgale hakları olmadığını, bu bakımdan şehrin terk edilmemesini, fakat silah patlatılmamasına özellikle dikkat edilmesini istemekten başka bir harekette bulunamadı.
Deniz Albay Gıano Aleksandro Antalya’nın İtilaf devletleri namına işgal olunduğunu beyan etti. Antalya’nın işgali üzerine İzmir’deki 17’nci Kolordu Komutanı işgalin Mondros Mütarekesi’ne aykırı bulunduğunu belirterek, İzmir’deki İngiliz, Fransız ve İtalyan mümessillerine protestoda bulundu. Antalya ahalisi de İtilaf hükûmetlerine protesto telgrafı gönderdi.
İtalyanlar, ısrarla istedikleri Antalya’yı işgal ederek, Anadolu üzerinde önemli bir stratejik noktayı ele geçirdiler. Bu işgal olayı, İngiltere’nin Yunan isteklerine daha çok sarılmasına yardımcı oldu. Antalya’ya karşı İzmir öne çıkarıldı. İzmir, İtalyanlar tarafından ısrarla istenen ikinci bir noktadır. Burasını Yunanlılara kaptırmak istememektedir. İngilizler ise, bunu bildikleri için Yunanlılara verilmesini istiyorlardı.
21 Nisan’da Paris’te yapılan toplantıda Fransa Başbakanı Clemenceau, Osmanlı topraklarını mandaterliklere bölen yeni bir düzenleme teklifinde bulundu. Bu toplantıda, ABD Başkanı Wilson, İtalyanlara pay verilmesine karşı çıkar. Yapılan tartışmalardan sonra, 12 Ada İtalya’ya verilir. Anadolu’da verilen limanların ise açık şehir yapılması kararlaştırılır. İtalya bu kararı kabul etmez. Kararı protesto ederek Paris’i terk ettiler.
İtalyanlar, Konya, Antalya ve Marmaris’te kuvvet bulunduruyorlardı. İzmir limanında da bir savaş gemileri bulunuyordu. İzmir’i Yunanistan’a kaptırmak istemiyorlardı. İngiltere ise buna engel olmak ve Yunanistan’ı öne sürmek istiyordu.
İtalyan Hükümeti’nin bu siyasi nümayişi, konferansın, Yunanlılar lehine acele karar vermesine sebep oldu. Paris Barış Konferansı’nı teşkil eden büyük devletler, özellikle İngilizler, İzmir’i İtalyanlara kaptırmak istemiyorlardı. Konferans’ın müzakereleri sırasında İtalyan delegeleriyle Amerika Cumhurbaşkanı Wilson’un arası açılmıştı. İngiltere Başvekili Lloyd George ve Fransa Başvekili Clemenceau öteden beri Yunanlıların istek ve iddialarını hararetle müdafaa ediyorlar. Türkiye’nin can düşmanı olduklarını her fırsatta göstermekten adeta zevk duyuyorlardı.

YUNANLILAR VE RUMLAR AÇISINDAN İZMİR

Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra, İngilizler Yunanlılara büyük umutlar verince, Yunanlılar ve Osmanlı topraklarında yaşayan Rumlar yoğun propagandalara giriştiler. Ege’de ve İstanbul’da yaşayan Rumlar içeriden, Yunanlılar ise İngilizlerin koltuğu altında şımarık davranışlarda bulunmaya, taşkınlık yapmaya, olay çıkarmaya başladılar. Bunun yanı sıra propagandanın bütün merkezi İzmir’e yönlendirildi. Bunun ilk örneğini, 02 Ocak 1919’da görmekteyiz. Menfi ve zararlı hareketlerinden dolayı Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı Hükûmetince İzmir’den uzaklaştırılan İzmir Metropoliti Chrysostomos, İzmir’e geri döndü.
Metropolit, İzmir’e dönerek bu çevrede bulunan yerli Rumların, bir Yunan işgali için hazırlanmasında eskisinden daha fazla faaliyet göstermeğe başlamıştı. Bir domuz kasabının oğlu olan bu Metropolit, Heybeliada Rum Papaz Okulu’ndan sonra Atina’da öğrenim ve eğitim görerek, gizli maksatlar için yetiştirilmiş ve İzmir’e gönderilmişti. Onun en başta gelen görevi yerli Rumları Türkler aleyhine teşkilatlandırmaktı. İstanbul Patrikhanesi ile İzmir Aya fotini kilisesinin altındaki odada kurulmuş olan gizli bir telsizle de Atina ile bağlantısı vardı.
İngilizlerin bir kısmı Yunanlıların İzmir’i işgallerine karşı çıkarken, diğer bir kısmı da Yunan hamiliği yapmaktaydılar. İngiliz Binbaşı Smith de bunlardan biridir. Smith’in sayesinde Ocak 1919’da, çok üzücü bir olay yaşanmıştır. İngiliz Binbaşı Smith, İzmir’deki Yunan propaganda heyeti üyelerinden Avukat A. Etioeni ile Urla ve Çeşme çevresini dolaştı. Urla’da Kaymakam’a hakaret ederek “Rum Belediye Reisi görmek” istediğini bildirdi.
Binbaşı Smith, İzmir’deki Yunan propaganda heyeti azasından Avukat A. Etioeni olduğu halde Urla ve Çeşme çevresini dolaştı. Savaş zamanında tanıdığı ve kullandığı casuslarla açıktan selamlaştı. Bunlardan tutuklu olanlarını kurtardı. Casus şebekesi içinde çalıştıkları kimseler bu vesile ile öğrenilmiş oldu.
Binbaşı Smith, Urla Kaymakamlık makamına geldi. Odada Kaymakam Tahir Bey’den başka Rumca Meşrutiyet gazetesi sahibi Kosti, Dr. Karanfilidis, Kalazumen Başhekimi Nikolaki Karamanoğlu ve Jandarma Subayı Nuri bulunuyordu. Noter Sabri Bey polis vasıtasıyla çağırıldı ve toplantıda hazır bulunduruldu. Smith, hiçbir başlangıç söze lüzum görmeden doğrudan doğruya Kaymakam’a çıkıştı:
“Sen necisin Kaymakam Bey? Gelirken otomobilim çamur içinde kaldı. Yolların halini görmüyor musun?”
Kaymakam beklemediği bu tarz konuşmadan sıkıldı.
“Efendim, İle yazdımdı da... Nafıa’ya yazdımdı da...”
Eski Konsolos Binbaşı Smith, Kaymakam’ın cevabının sonunu beklemedi:
“Baksanıza, Belediye reisliği açıkmış, burada Rum belediye reisi görmek isterim. Bu çoğunluğun hakkıdır.”
Dedikten sonra İngiliz şivesiyle Türkçe ve mağrur bir eda ile sözlerine devam etti:
“Kazanızda emniyet yoktur, Rumlar bağ, bahçelerine gidemiyorlar, öldürüyorsunuz. İstiyoruz ki teşkilat yapıyor, silahlanıyormuşsunuz!
Türkiye’yi müttefikleriyle yendik. Top ve tüfeklerini aldık. Neyinize güveniyorsunuz. Yaptıklarınız hükûmetinizin programına da aykırıdır. Sizi medeniyete davet ederim. Vahşete(!) devam ederseniz mahvolacaksınız.”
İngiliz Binbaşı Smith’in davranışları, Rumları iyice cesaretlendirdi. Bu olaydan sonra Urla’daki Rumlar boş durmadılar. Her fırsatta, en küçük bir olayda ortalığı birbirine katıyorlardı. 22 Ocak 1919 günü yaşanan bir olay, Rumların ne kadar ileri gittiklerini göstermektedir. Polis Komiseri Hüseyin Efendi, bir Rum’u suçundan dolayı yakalamak istedi. Sen misin yakalamak isteyen? Bütün Rum evlerinden güvenlik kuvvetleri üzerine yaylım ateş açıldı. Rumlar, Urla’da ayaklandılar. İsyan üç gün devam etti.
İzmir Jandarma Tabur Kumandanı Emir Fikri (Özalp) Bey’in komutasındaki kuvvetlerle İzmir’den bir tabur asker yetişti; asilerle müsademe etti, ihtilali bastırdı.
Rum ölüleri arasında hususi üniformalı cesetler, resmi silahlar bulundu. Ölenlerin şapkalarında “Ya İonia ya peteno” (Ya İyonya ya ölüm) yazılı idi.
Rum basınının ilk zamanlardaki zoraki itidali andıran yazılarından artık eser kalmamıştı. Gazetelerinde şiddetli makaleler, yazılar çıkıyordu.
Urla isyanı üzerine sıkı tahkikat yapıldı. Tecavüzün Rumlar tarafından yapıldığı resmen anlaşıldı.
İçeride bunlar olurken, dışarıda da yeni düzenler hazırlanmaktaydı. Yunanistan Başbakanı Elefteros Venizelos, 03 Şubat günü Paris Barış Konferansı’nda Yunan emellerini Dört Büyüklere açıkladı. Venizelos’un istekleri üzerinde çalışılması için bir komisyona havale edildi
Yunanistan Trakya’nın tamamını ve Meis adasından kuzeye çıkan bir çizginin batısında kalan bütün Türk topraklarını istiyordu. Sadece büyük devletlerin üzerinde emeller beslediği Boğazlar bundan istisna edilmişti. İtalyanlar ise 1915 tarihli Londra ve 1917 tarihli St. Jean de Maurienne gizli anlaşmaları ile bu topraklardan büyük bir kısmının kendilerine bırakılacağını ileri sürdüler. Bu anlaşmazlıkta İngiltere Yunanistan’dan yana çıktı. 1915 Londra Anlaşması’nda sadece Antalya’nın İtalya’ya bırakıldığını, St. Jean de Maurienne Anlaşması’nın ise Rusya onaylamadığından (zira Bolşevik ihtilali olmuştu) yürürlükte olmadığını açıkladı. Bu suretle İtalya ile İngiltere arasında ahenksizlik ve anlaşmazlık başka deyişle miras kavgası hasta ölmeden başlamıştı. Yunanistan’ı Anadolu’yu işgale teşvik için İngiliz ve Fransız temsilcilerinin desteği ve Amerikan temsilcisinin muvafakati ile Yunanistan'a işgale katıldığı takdirde Ayvalık, Soma, Kırkağaç, Alaşehir ve Kuşadası vaat edildi. Sanki Yunanistan Anadolu'’un işgaline katılmadığı fakat Anadolu büyük bir devletin himayesine konulduğu takdirde bu yerler bu büyük devletin işgal bölgesi dışında bırakılacaktı.
Venizelos Yunanistan’a bırakılmasını istediği yerlerdeki Türklerden göçmek arzusunu göstereceklerin gayrimenkullerini Yunan Hükûmeti’nin satın almasını, buna mukabil Osmanlı Hükûmeti de daralacak yeni sınırları içindeki Rumlardan Anadolu’da eline geçecek bölgelere geçmek isteyenlerin gayrimenkullerinin satın almaya zorlanmasını istiyordu ki, bu, ahali mübadelesinden başka bir şey değildi. Ege Türkleri İç Anadolu’ya sürülecekler, yerlerine Anadolu’daki Ortodokslar getirilecekti. Bunun manası, Trakya’da ve Anadolu’da Yunanlıların eline geçecek topraklarımız üzerinde Türk bırakılmayacak demekti.
Elefteros Venizelos, ikinci defa Paris Barış Konferansı karşısına çıkarak Yunan isteklerini anlattı. Bütün Ege adalarını, Trakya ve Batı Anadolu’yu istedi. Sadece Kıbrıs’ı istemedi. Çünkü İngiltere savaş sırasında burayı Yunanistan’a vermeyi vaat etmişti.
Venizelos isteklerinde tarihî ve etnik sebeplere dayanmakta ve Batı Anadolu’daki Rum nüfusunu da on kat fazla göstermekte idi. Oysaki eldeki istatistikler onu yalanlamakta idi. Bu istekler İtalya’nın ve Amerika’nın itirazı ile karşılaştı.
Venizelos’a göre savaş sırasında 800.000 Rum öldürülmüştü. Bununla beraber 1.230.000 Türk’e karşı iki milyon Rum varmış... Amerikan delegesi Westerman istatistiklere göre Türk nüfusunun daha çok olduğunu, İtalya delegesi de, Fransız Sarı Kitabı’na dayanarak halkın % 70’inin Türk ve % 10’unun Rum olduğunu ileri sürdü.
Ege’deki Rumlar, İzmir’in Yunanlılara verileceğinden çok emindiler. Bu duygu ve güvence, Rumların şımarmalarına sebep olmaktaydı. Bu şımarıklık, sadece bir heyecan ve sevinç halinde kalmıyor, sık sık olayların çıkmasına, halkın rahatsız olmasına ve şehrin huzurunun kaçmasına yol açıyordu. İzmir ve çevresinde Rumların gösterileri, tahammül edilmez derecede artması üzerine İzmir Vali Vekili, 27 Şubat günü, bu olaylar ve sebepleri hakkında Sadaret’e bir rapor gönderdi. Vali Vekili Sadaret’e gönderdiği yazıda, “Son zamanlarda vuku bulan Rum nümayişlerinin dahi İtalyan ve Rum menfaatlerinin çarpışmasından kaynaklanmakta olduğunu” belirtti.
Elefteros Venizelos ve özellikle Yunanlılar, İzmir’i alacaklarına inandıkça, istekleri bitmiyordu. Yeni topraklar, yeni istekler birbirini takip ediyordu. Yunanistan, sadece İzmir ve Batı Anadolu’yla yetinmedi. Batı Trakya’yı da istedi. Bunun üzerine konferansta, Mart ayında bir komisyon oluşturuldu ve araştırma yapılarak rapor hazırlattırıldı. Bu rapora göre Doğu ve Batı Trakya’nın Yunanistan’a bırakılması gerektiği hakkında verilen rapor, Yüksek Konsey tarafından reddedildi. 11 Mart günü ise, Trakya hakkında hükmün ilerde Osmanlı ve Bulgar barış görüşmeleri sırasında verilmesine karar verdi.
Dört büyükler, 14 Mart günü Yunanlıların İzmir’e yapacakları çıkartma planını görüştüler. ABD Başkanı Wilson, İngiltere Başbakanı Lloyd George, Fransa Başbakanı Clemenceau, İtalya Başbakanı Orlando, Paris’teki toplantıda bu plânı kabul ettiler.
Rumlar, 16 Mart günü edepsizce bir cüret gösterdiler. Türkiye’deki Rum topluluğu İstanbul’daki Patrikhane’nin aracılığıyla Osmanlı Hükûmetiyle ilişkilerini kestiğini ve vatandaşlık sorumluluklarını reddettiklerini bildirdiler. Yine aynı gün, bütün Rum kiliselerinde ve gazetelerinde, Yunanistan’a bağlanmak isteğini dile getiren bir muhtıraya bütün Rumların imza koymaları gereği bildirildi.
Sadrazam Damat Ferit Paşa, Rumların yaptıkları olaylar ve kışkırtıcı faaliyetleri karşısında, 18 Mart günü Amiral Calthorpe’u ziyaret etti. Sadrazam, Edirne ve İstanbul’daki Rum davranışları ve yapmakta oldukları propagandalar sonucunda karışıklık çıkabileceği ihtimalini açıkladı. Buna karşı İngiliz desteğini istedi.
Paris Barış Konferansı’nın Batı Trakya Komisyonu, 30 Mart tarihli raporunda “İzmir ve arka bölgesinin Yunanlılara verilmesi”ni tavsiye etti. Amerikalı uzmanlar ise, Yunanlıların ileri sürdükleri rakamların gerçek duruma aykırı olduğunu, Yunanistan’ın istediği topraklarda Türklerin çoğunlukta bulunduklarını bizzat kendileri araştırma yaparak ispat ederler. Ermeni iddialarında olduğu gibi, bu yerlerin Türkiye’den ayrılmasına karşı olduklarını açıklarlar. Amerikan misyonerleri ve bütün şirketleri ile İngiliz ticari kurumları da bu görüşü desteklerler.
Paris’teki komisyonlar, İngilizlerin baskısıyla Yunan isteklerine uygun raporlar hazırlamaktaydı. Bunlardan biri de, Yunanlılara ait arazi meselesini incelemek için kurulan komisyondu. Bu komisyon, 30 Mart günü, İzmir bölgesinin Yunanistan’a verilmesini teklif etti ve üst makamlara rapor ettiler.
Yunanistan’ın arazi isteklerini incelemekle görevli komisyon raporunda, İtalyan üyelerinin itirazları karşısında “İzmir’in ve arka bölgesi”nin Yunanistan’a verilmesini kabul ve tavsiye etmiştir.
İzmir’de oturan Avrupa kolonisi, İstanbul İngiliz Yüksek Komiserliği bu delice kararın doğuracağı tehlikeler üzerine dikkati çektiler. Gerçekten de İngilizlerin bir bölümü olumlu yaklaşırken, diğer bir bölümü de geleceği görerek, Yunanlıların bu işin altından kalkamayacaklarını söylemekteydiler. İşte İstanbul’daki İngiliz görevliler, bu grupta yer alıyorlardı. Amiral Richard Webb, Yunanlıların İzmir’i işgal etmeleri halinde olabilecekleri görebilen İngiliz subaylardandır. İşte bu sebeple Amiral Webb, 01 Nisan günü, Yüzbaşı Mavroudis’in İzmir, Urla, Manisa’da Kızılhaç istasyonları kurma isteğine olumsuz cevap verdi.
“Teklif edilen bu yeni tesislerle Türk Hükûmetini şaşırtmaklığımız bir tarafa, Aydın İli’ndeki çok perişan duruma ve halkın hiddet ve heyecanının her an tutuşabilir hâlde bulunduğuna ekselansınızın ciddi surette dikkatlerini çekmek ve ayrıca başka tahriklere sebep olacağı düşünülebilen herhangi bir hareketten sakınılması için son derece dikkatli olmaları hususunda bu misyonlara bağlı bulunan bütün memur ve subaylara talimat vermeyi de zatıalinize tavsiye etmek isterim; aynı zamanda da haksız yere propaganda telakki edilebilecek hususlardan sakınılması üzerinde de şiddetli ısrarda bulunmaktan kendimi alamam.”
Yunanlılar ve Anadolu’da yaşayan Rumlar, her fırsatta Türklerle birlikte yaşamanın güzelliklerinden ve gereğinden bahseden propagandalarının yanı sıra, Türkler hakkında olumsuz propagandalara da yer vermekteydiler. Bu propagandalardan birini E. Venizelos, Paris’te uyguladı. Venizelos, Aydın’da oturan Rumlara yapılan Türk vahşetini (!) 12 Nisan günü Clemenceau’ya şikayet etti.
Venizelos, “Aydın İli’nde oturan Rum halkına yapılan iddialı, ispatlı Türk vahşetlerine ve İzmir Rum teşkilatına karşı mahallî Müttefikler tarafından kabullenilen ve yine şüphe uyandıran hareketlere karşı” Clemenceau’ya bir nota vererek protesto etti.
Yunanistan, sözlü ve yazılı propagandalarını uygulamaya koyarak, olabilecek tepkileri ölçmeye kalkıştı. Kimseye danışmadan ve hiçbir makamdan izin almadan Averoff’daki askerler, 12 Nisan günü gezinti yapmak üzere İzmir’de, Kordon’a çıktılar ve yerli Rumlar tarafından büyük gösterilerle karşılandılar.
Nurettin Paşa’nın uzaklaşmasından sonra, Kolordu’ya vekâlet etmekte olan Askerlik Dairesi Başkanı Süleyman Fethi, karaya çıkan Yunan askerlerinin komutanını çağırtarak bu hareketin manasını sormuş, Yunan subayı da ona sadece, “Devriye dolaşıyoruz” diye cevap vermişti. Bunun üzerine Süleyman Fethi Bey, hemen gemilerine dönmelerini, aksi takdirde meydana gelecek olaylardan sorumluluk kabul edemeyeceğini bu subaya ihtar etti. Subayın bu tebliği kendi amirlerine bildireceğini söyleyerek çekilmesinden sonra Süleyman Fethi Bey, çok endişe verici olan bu hali Harbiye Nezareti’ne bildirdi.
Üç büyükler (ABD, İngiltere, Fransa) İtalya’nın bir kuvvet gösterisinden etkileneceğini umarak 02 Mayıs günü İzmir’e savaş gemileri yollamaya karar vermişlerdir. Daha sonra İzmir bölgesine çıkarılacak Yunan askerlerinin, İtalyanların bölge üzerindeki taleplerine fiilen son vereceğini hesaplamışlardı. Dörtler Konseyi’ne Yunan kuvvetlerinin hazır olur olmaz Kavala’dan hareket etmeleri ve İtalyan birliklerinin de müttefik kuvvetlerinin katılmaları kararlaştırıldı.
Bu konuda Churchill şöyle yazmaktadır: “Venizelos’un İzmir’e en büyük dört kuvvetin vekili sıfatıyla gittiğini söyleyerek kendini savunmağa hakkı olabilir, ama muhakkak ki yüzmeye giden bir kaz kadar hevesli gitmişti. ...”
E. Venizelos, aynı gün, bir Yunan gemisinin gönderilmesini Lloyd George’dan rica etti. Lloyd George da “Müttefik Devletlerin gemileri ve müşterek kuvvetleri gelinceye kadar beklemesini” söyledi.

İNGİLİZLER VE İZMİR

Lord Curzon, İzmir’in Yunanlılara verilmesini istememesine karşılık, Türklerin de İstanbul’dan çıkarılmalarını savunmaktaydı. Bunu İngiltere Hükûmetine teklif etti. Ancak, hükûmet bu teklifi kabul etmedi. Lord Curzon, 07 Ocak günü, “Türklerin İstanbul’dan çıkarılması” hakkındaki teklifinin kabul edilmeyişini şiddetle protesto etti.
Yunan taraftarı olan eski konsolos Binbaşı Smith, Ocak ayında İzmir’e geldi. Gelir gelmez de Hristiyan mahpusları serbest bıraktırdı.
İngiltere Dışişleri Bakanlığı, 16 Ocak 1919 günü İngiliz görevlilerini uyardı. Osmanlı Devleti ile yapılan mütareke konusunda açıklama ve uyarılarda bulundu. “Mütarekenin uygulanmasını sağlama sorumluluğu tek başına İngiltere Krallık Hükûmetine ait olacaktır. Bu maksatla gerekli görülecek böyle bir askerî hareketin yürütülmesine İngiltere, müttefiklerine sormaksızın her zaman yetkilidir” emrini verdi. İngiltere Savaş Bakanlığı, 02 Şubat günlü yazısında da, Avrupa Türkiye’sinden Fransa’nın, Asya Türkiye’sinden de İngiltere’nin sorumlu olduğunu yazdı.
Yunanlıların İzmir’e çıkmasının ateşli savunucularından olan İngiltere Başbakanı Lloyd George, Anadolu’da manda almak isteyen Amerika’yı, kuvvetleriyle burada görmek istiyordu. Bu amaçla Lloyd George, 30 Ocak günü, Paris’te, ABD Başkanı Wilson’dan Türkiye’ye asker göndermesini ve manda kabul etmesini rica etti. Lloyd George, hem bir an önce paylaşımı bitirmek istiyordu, hem de ABD’yi bu bölgeye çekmek istiyordu.
Yunanlıların İzmir’e çıkmasına karşı olan Kontramiral Richard Webb, 14 Şubat günlü raporunda, Yunanlılardan şikâyet ederek yaptıkları rezaletleri anlattı.
“Yunan askerleri rezalet çıkarıyorlar... Doğu Demiryolu boyunca... köylere girerek istediklerini alıyorlar. Kadınlara sataşıyorlar ve fırsatını buldukları bir sırada minaredeki müezzine ateş ederek eğlendikleri de tespit ve iddia ediliyor. Bizzat İstanbul’da da hareket tarzları hiç de arzu edilir bir şekilde değildir... Hali hazırda Türklerle Rumlar arasında karışıklık çıkarmak için yeteri kadar fırsata sahip bulunuyorlar... Öyle sanıyorum ki, bunların Trakya’da yerleştirilmeleri hiç değilse bugün için lüzumsuzdur.”
Yunanlıların İzmir’e çıkmalarını sadece Amiral Webb değil, İzmir İngiliz Ticaret Odası da bu fikre karşıdır. Ticaret Odası yöneticileri, 14 Şubat günü, İngiliz Yüksek Komiserliği’ne sunduğu raporunda, İzmir’de yönetimin İngiliz, Fransız veya ABD’ye verilmesi gerektiğini açıkladı.
İzmir İngiliz Ticaret Odası, İngiliz Yüksek Komiserliği’ne sunduğu raporunda, bölge yönetiminin Türklere bırakmanın “cinayet” olacağını öne sürmekle birlikte, kurulacak yönetimin bütün unsurlara güven verecek bir yönetim olması gerektiğini, İtalyan olamayacağını, çünkü Rumların onlardan nefret ettiğini, Rum olamayacağını, çünkü Türklerin onlardan nefret ettiğini belirtiyordu. Bu durumda mandanın İngiliz, Fransız ya da Amerikan olması gerekiyordu. İzmir’de çoğunluk Hristiyan’dı ama Rum değildi. Rumlar her halde 1/3’ten fazla değildi. İl nüfus ve arazi çoğunluğu Türklerdeydi. İlin Yunanlılarca yönetilmesi büyük bir orduyu gerektirir ve Makedonya ve Girit şartları na yol açardı.
İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour, 17 Şubat günü, Paris’ten Londra’ya gönderdiği raporunda, İtalyanları Antalya’yı işgal etmek istediklerini bildirdi.
Balfour, Paris’ten Londra’ya gönderdiği raporunda, İtalyan temsilcisinin kendisini sıkıştırdığını, Antalya’yı işgal etmeden parlamento önüne çıkamayacağını söylediğini kaydediyordu. Balfour’a göre, bu isteği karşılamak konusunda, Yunanlıların İzmir’de benzer bir hak istemeleri dışında hiçbir itiraz göremiyordu. İttihat ve Terakki yurtsever Türkler yanındaki nüfuzunu kesinlikle kırmak gibi bir yararı da olabileceğini belirtiyordu. İngiltere Dış İşleri Bakanlığı, 19 Şubat’ta, Balfour’a, İtalyanların Antalya’yı işgal etmeleri teklifine karşı olumsuz cevap verdi.
Osmanlı Hükûmeti 19 Şubat günü, tarafsız beş ülkeden bağımsız hâkim istedi. Bunun ne anlama geldiğini bilen İngilizler, Osmanlı Hükûmeti’nin bu girişimini engellemeye çalıştılar.
İngilizler, Türk girişiminin anlamını hemen kavradılar. Paniğe kapıldılar. Telaş içinde, Türk girişimini daha kaynağında boğmaya kalkıştılar. İstanbul’daki İngiliz sansür memuru, Danimarka Elçiliği’nin Türk notasını Kopenhag’a ileten telgrafına el koymaya kalkışmıştır. Yetişememiştir. Sansür memurunun az gecikmesi yüzünden telgraf çekilir. Ama sansürcüler bunun peşini bırakmadılar. Hemen Londra’yı ararlar. Albay Wright, İngiltere Dış İşleri’ni telefonla bulur. Kopenhag’a çekilen telgrafı bildirir. Yetkilileri uyarır.
İzmir’de bulunan İtilaf Komiserleri, 20 Şubat günü, Vali Nurettin Paşa’dan polis ve jandarmanın takviye edilmesini teklif ettiler.
İzmir’de bulunan müttefik devletler delegelerinin İtilaf komiserleri vasıtasıyla polis ve jandarmanın takviyesini teklif etmeleri üzerine Vali Nurettin Paşa: “...Eğer... Yunan siyasî temsilcisi (Mavroudis) ile Kızılhaç’ın ve denizcilerinin ve diğer Yunanlı kışkırtıcıların tahrik ve propagandalarına imkân bırakılmayacak olursa hiçbir fiili yardıma ihtiyaç kalmayacaktır” diye cevap verdi.
General Milne, İzmir’deki Ian Smith’in, Yunan isteklerinin Türkler arasında yarattığı huzursuzluk hakkındaki raporunu 20 Şubat 1919 tarihinde Londra’ya gönderdi.
“Yunan isteklerinin Türkler arasında mevcut huzursuzluğu genişlettiğini Türk köylerine silah dağıtılması ile de gerçekleşmektedir... Smith, Yunan işgali gerçekleştiği takdirde Türklerin ayaklanacakları mütalaasındadır. Rumlar olsun, Türkler olsun İtalyan işgaline aynı surette mukavemet edeceklerdir.”
25 Şubat tarihinde ise, Rum dostu İngiliz’in, bir başka İngiliz’i Türk dostu olmasıyla şikâyet ettiğini görmekteyiz. Midilli’de Rum dostu olan konsolos vekili Mr. W. Lewis Baily, hazırladığı raporunda, Binbaşı Dixon’un Türk dostu İngilizlerle işbirliği yaptığını bildirdi.
Mr. Lewis Baily verdiği raporda: “Binbaşı Dixon’un çok zayıf bir insan olduğunu, fakat İzmir’in doğma büyüme İngiliz asıllı kişileri tarafından etrafı sarılmış bulunduğunu... bu yerli İngilizlerin ise Türklerle el ele verdiklerini....; bunların Rumlarla devamlı olarak ticari rekabet halinde bulunduklarını...; İtalyanların ise kendi menfaatleri uğruna Türklerle işbirliği ettiklerini, Türklerin bu durumdan her gün biraz daha cesaret kazandıklarını... Bu durumun böylece devamına müsaade edilecek olduğu takdirde İzmir davasının çözülmesi güç bir iş haline geleceğini kan dökülmesi tehlikesinin baş göstereceğini” anlattıktan sonra, “dostlarımızı ve ticaretimizi kaybetmek rizikosuna düşeceğiz” demektedir.
Amiral Richard Webb, 09 Mart’ta Dışişleri Müsteşar yardımcısı Sir William Tyrell’e yazdığı mektupta, Yunanlıları Anadolu dışında tutmayı önerdi.
Richard Webb, Dışişleri Müsteşar yardımcısı Sir William Tyrell’e yazdığı mektupta, Çatalca hatlarına kadar Trakya’yı Yunanlılara vererek onları Anadolu’nun dışında tutmayı sağlık veriyordu. Böylece hem Türkler Avrupa’dan çıkarılmış, hem de Anadolu bütün kalmış oluyordu ki, bu da denetimi kolaylaştırırdı. Curzon, bu mektuba yazdığı mütalâada, Webb’in görüşlerini doğru bulmuş, bunların kendisinin Paris’e ve başka yerlere yazılı olarak anlattıklarının aynısı olduğunu, zaten bunların bu konuda bilgisi olan herkesin görüşleri olduğunu açıkladı.
Yunanlılar İzmir konusunda çalışmalarını ilerletmişlerdi. Açıktan açığa yaptıkları faaliyetler saklanamaz olmuştu. Ama İzmir Valisi Nurettin Paşa, bu çalışmaların önündeki bir engel olarak İzmir’de bulunuyordu. İngilizler, Yunanlıların önünü açmak için valinin işine son vermekte gecikmediler. 11 Mart 1919 tarihinde, İngilizlerin isteği üzerine, Nurettin Paşa’nın İzmir Valiliği sona erdi. Yerine (Kambur) İzzet İzmir Valisi oldu. İzmir’in yeni valisi İzzet Bey, daha önce Evkaf ve Dâhiliye Nazırlığı (İç İşleri Bakanlığı) görevlerinde bulunan, Saray’ın ve İngilizlerin aleti olmak dışında bir niteliği bulunmayan biri idi.
Yunanlılar boş durmak istemiyordu. Sürekli bir ileri adım atıp, bir karışıklık çıkarıp tansiyonu artırmaktaydılar. 24 Mart günü, Kızılhaç görevlilerini ileri sürdüler. Bir Yunan Kızılhaç misyonu, Gelibolu’da bir Yunan Torpidobotu’ndan karaya çıktı.
Bu çıkışta bayraklar taşındı... 200 kişilik bir alay tertip edildi... Bu kalabalık Türk polisi ile çatıştı. Bunun üzerine General Thwaites Foreign Office’e şu fikri verdi: “Yunanlılarla Türkler arasındaki ihtilafları körükleyecek... tertipli hareketlerden kaçınması hususunda Yunan Hükûmeti katında tesir yapmak çok iyi olabilir.”
Yüzbaşı Mavroudis, Gelibolu’daki olaydan iki gün sonra, 26 Mart günü, İstanbul’da Yüksek Komiser vasıtasıyla İzmir, Urla, Manisa ve Makri’de Kızılhaç istasyonları kurulmasına müsaade edilmesi isteğinde bulundu. Amiral Richard Webb, Yüzbaşı Mavroudis’in bu isteğine 01 Nisan günü olumsuz cevap verdi. Amiral Webb, Yunan isteklerinin nereye kadar devam edeceğini ve sonuçlarını tahmin edebiliyordu.
“Teklif edilen bu yeni tesislerle Türk Hükûmetini şaşırtmaklığımız bir tarafa, Aydın İli’ndeki çok perişan duruma ve halkın hiddet ve heyecanının her an tutuşabilir halde bulunduğuna ekselansınızın ciddi surette dikkatlerini çekmek ve ayrıca başka tahriklere sebep olacağı düşünülebilen herhangi bir hareketten sakınılması için son derece dikkatli olmaları hususunda bu misyonlara bağlı bulunan bütün memur ve subaylara talimat vermeyi de zatıâlinize tavsiye etmek isterim; aynı zamanda da haksız yere propaganda telakki edilebilecek hususlardan sakınılması üzerinde de şiddetli ısrarda bulunmaktan kendimi alamam.”
Yunanlıların İzmir’e çıkmaları halinde olabilecek olayları tahmin edebilen, olumsuzlukları görebilen sadece Amiral Webb değildi. Onun gibi düşünen bir diğer İngiliz, İstanbul’daki İngiltere Yüksek Komiseri Sir Somerset Arthur Gough Calthorpe idi. Calthorpe raporunda, “Helen İmparatorluğu’nun Ege Denizi’nin doğu sahiline kadar uzamayacağını ciddi bir şekilde ümit ediyorum. Zira böyle bir hareket, taraftarlarına saadet ve refah değil tam tersini” getirir, dedi.
Yunanlıların arazi meselesini tetkik eden komisyonun İzmir bölgesini Yunanlılara verdiği kararından haberi olmayan Amiral Calthorpe 03 Nisan tarihli raporda şunları yazıyordu: “... Ümit etmek isterim ki... Helen Krallığı Ege Denizi’nin doğu kıyılarına yayılmayacaktır. Bu ümidimiz geçmişteki zulüm idaresinden kurtulmak emellerine duyduğumuz sempatinin şiddetinin eksikliğinden değil, ama bu hareketin ilgili taraflardan hiç birisinin mutluluğuna hizmet edeceğine inanmış belki bunun tam tersine inanmış olmamızdandır.”
İzmir ve çevresi, yani Aydın Vilayeti Rum tedhişi ile çalkalanmağa başladı. Rumların yaptıkları olaylar, soygunlar, hakaret dolu tahrikler artık gizlenemeyecek kadar ileri seviyelere ulaşmıştı. Bu kötü durumdan İngilizler dahi rahatsız olmuşlardı. Bu sebeple İngiltere Savaş Bakanlığı, 03 Nisan günü, Paris’teki temsilcilerine bir tel gönderdi. Londra’nın verdiği yeni talimata göre, genel karargâh ve alay karargâhlarında tam yürütme yetkilerine sahip İngiliz subayları bulunan bir Türk Tümeni, asayişi korumak üzere Aydın iline gönderileceğini; bu konuda Yunan Hükûmetine bilgi verilmesini ve yerli Rumların karışıklığa yol açmamaları için öğütlenmelerini, bildirdi.
Bu günlerde İtalyanlar, yerlerinde duramıyorlardı. Çünkü Yunanlıların İzmir’e çıkma isteğini engelleyememişlerdi. İngiltere bunu açıkça desteklemekteydi. Ne yaptılarsa İngilizleri bu düşüncelerinden caydıramamışlardı. 04 Nisan günü, İtalya maslahatgüzarı Preziosi, Yunanlıların İzmir’e asker çıkarmalarının men edilmesi için İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a ricada bulundu. Lord Curzon, Preziosi’nin ricasına olumsuz cevap verdi.
Yine 04 Nisan günü, İngiltere Genelkurmay Başkanı Henry Wilson, Başbakan Lloyd George’a yazdığı mektubunda, ilginç bir teklifte bulundu: “Türkiye’den askerlerimizi çekelim.”
İmparatorluk Genelkurmay Başkanı Henry Wilson, Lloyd George’a yazdığı mektubunda; “Bu sahne elerden bütün kuvvetlerimizi çekelim. Merkezî Avrupa’da, Balkanlarda vukuu yakın olan keşmekeş ve kargaşalıklara askerî mahiyette hiçbir müdahalede bulunmayalım” diye teklif etti. “Güney Doğu Avrupa ve Türkiye Asya’sındaki duruma ait” ek bir mektupta da şöyle deniliyordu: “..8)Yunanistan’ın kuvvetlerini Anadolu’ya ve Trakya’ya yaymak cesaretini göstermesi halinde maruz kalacağı tehlike ortada iken Mösyö Venizelos askerî durumun realitesini anlayarak hareket etmekten ziyade emellerinin kuvveden fiile çıkacağını sandığı için askerlerin terhisine başlanması emrini vermiş bulunuyor... 11)Duruma tesir edebilecek tedbirleri hâlâ alabiliriz... Kışkırtıcı Rum isteklerine karşı teslimiyet göstermemeli.” Doğru söze ne denir? İngiltere Genelkurmay Başkanı, iyi bir asker olarak, olayların nerelere sürüklenebileceğini tahmin ediyor. Yunanlıların ve Rumların neyi nasıl yapabileceğini çok iyi gözlemlemiş. Ama diğer İngiliz yetkililer, generali dinlemiyor, daha doğrusu dinlemek istemiyorlar. Onlar, İngiltere’nin yüksek menfaatlerini, Yunanistan’ın İzmir’i işgal etmesinde buluyorlardı.
Bölge Kontrol Subayı Yarbay Ian Smith, 07 Nisan 1919 günü İzmir raporunda, yeni İzmir Valisi İzzet Bey’in çalışmalarını bildirdi.
Ian Smith’in raporu özetle şöyledir: “Yeni Vali İzzet Bey, milliyet farkı gözetmeksizin iyi huylu gönüllülerin (Jandarma kütüğüne) kaydını ve savaş esnasında vazgeçilmiş olan köylü karakol (silahlı köylüler) sisteminin yeniden tesisini teklif etmektedir. Vali ‘İzmir Müdafaai Hukuku Osmaniye Cemiyeti’nin feshine taraftar olmakla beraber Rum isteklerinin tesiri altında Türklerde mevcut duygululuk yüzünden’ buna cesaret edememektedir.”
Yunanistan Başbakanı Elefteros Venizelos, 08 Nisan günü Mallet ile bir görüşme yaptı. Venizelos, daha fazla bekleyememektedir. Bir an önce Anadolu topraklarına çıkmak isteğini Mallet’e bildirir. Venizelos, bu görüşmede, İngiliz subaylarının komutasında Yunan askerî birliklerini derhal İzmir ve Bandırma’ya göndermeyi teklif etti.
Lord Balfour, 11 Nisan günü, Paris’ten gönderdiği tel ile Londra’yı uyarır. Aydın iline bir Türk tümeninin gönderilmesinin sakıncalarını bildirir. Konferans, bu vilayetin Yunanistan’a bağlanmasını kararlaştırması halinde, bu ile gönderilen bu Türk tümeninin kendilerine zorluklar çıkaracağını yazdı.
İngiliz Sir Harold Nicolson, hatıra defterinin 14 Nisan 1919 günkü sayfasına çok önemli şu notu düşmüştür: “...İzmir’i alamazlarsa Venizelos iktidardan düşecektir.”
Lord Curzon, 22 Nisan günü, Paris’teki Balfour’a gönderdiği cevap telinde, Yunanlıların niyetlerine İngilizlerin alet olmamaları gerektiğini bildirdi.
Lord Curzon, Yunanlıların Aydın ilinin büyük bir bölümünü ele geçirmek niyetinde olduklarının açık olduğunu açıkladı. Fakat bu işin ahlaksızlığına İngiliz subaylarını ve hükûmetini karıştırmak istediklerini; Anadolu’nun uzak olmayan bir tarihte sahne olacağı patlamaya İngilizlerin karışmaktan çekineceğini umduğunu belirtti. Müthiş bir Türk düşmanı olan Lord Curzon, Anadolu macerasının nasıl gelişeceğini görebiliyor. Yunanistan’ın, İngiliz yetkilileri, kendi emellerine alet etmesinden rahatsız olmaktadır. Türkleri sevmese de, Yunanlıların Türklere karşı başarılı olamayacağını biliyordu.
Amiral SAG. Calthorpe, 29 Nisan tarihli raporunda, Dixon’un uyarılarını Londra’ya bildirdi. Dixon’un istihbaratı, “İzmir ve ili Yunanlılara geçerse... Türklerin Yunanlıları toptan katle teşebbüs edecekleri” şeklindedir.
Calthorpe, bu bilgiyi verirken şunları da sözlerine eklemişti: “Görüşünün layık olduğu önem ve değerle karşılanması gerekir; çünkü mahalli cemaatin her bölümünün duyguları hakkındaki bilgisi sağlam ve güvene şayandır...”


TÜRKLER VE İZMİR

Padişah ve Osmanlı Hükûmeti, İngiliz dostu olduklarını İngiliz görevlilerine inandırmak için çaba harcıyorlardı. İngiliz mandasını kabul ettirebilmek için her çareye başvuruyorlardı. Padişah Vahdettin’in İngiliz dostu olduğunu, 10 Ocak 1919 tarihinde İngiltere Dış İşleri Bakanı Lord Balfour’a bildirildi.
Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Heyet-i Osmaniyesi, 22 Ocak 1919’da İstanbul’da bir toplantı yaptı. Cemiyet, bu toplantıda bazı önemli kararlar aldı. Bu kararlarda “Trakya parçalanmaz bir bütündür, Trakya’nın gerçek sahipleri, ahalisinin yüzde yetmiş beşinden fazlasını teşkil eden Türklerdir. Şüphe edilirse Wilson Prensipleri’ne göre plebisit” de yapılabilir denildi. Türkler, Wilson Prensipleri’ne güveniyorlardı. Sonucuna da inanıyorlardı. Ama karşımızdakiler bu prensiplere uymuyorlardı.
Sadrazam (Başbakan) Tevfik Paşa “Wilson İlkeleri”ne uyulmadığı konusundaki Osmanlı Hükûmeti’nin kendi meşru haklarını savunan barış notasını 12 Şubat 1919 tarihinde İngiltere, Fransa, İtalya, ABD Yüksek Komiserlikleri’ne bir muhtıra ile verdi.
İzmir ve çevresi Rumların çıkardığı olaylardan rahatsızdı. Yunan askerlerinin İzmir’e çıkacağı dedikoduları günden güne yayılmakta, halk arasında telâş ve heyecana sebep oluyordu. Rumların çalışmalarını yakından izleyen İzmir Valisi Nurettin Paşa, Harbiye Nezareti’ne (Savunma Bakanlığı’na) 22 Şubat günü bir yazı göndererek, “kaynaşma halindeki kamuoyunu aydınlatmak ve söylentileri yalanlamak üzere gerçek durumun” bildirilmesini istedi.
Harbiye Nezareti, bir gün sonra, İzmir Valisi Nurettin Paşa’ya verdiği cevapta, çıkan haberlerin uydurma olduğu, bu suretle Müslüman halkı korkutarak yerlerini terke mecbur etmek ve “Bazı bölgelerde Hristiyan çoğunluğunu” sağlamak amacı güdüldüğü bildirildi.
Gerek Harbiye Nezareti ve gerekse hükümet, Yunanlıların İzmir’e asker çıkaracağına inanmak istemiyordu. Bu konuda kendisine gelen raporlara da itibar etmiyordu. Hâlbuki İtalyanlar önemli günün yaklaştığına inanıyorlardı. Bunu önlemek için de yoğun bir şekilde çalışmaktaydılar. Hem konferansta, hem İngilizler üzerinde yoğun baskılar kurarak Yunanistan’ın İzmir’i işgalini önlemeye çalıştılar.
Ortada bir gerçek vardı: İzmir’in işgal edileceği. İtalyanlar, Yunanlıları istemiyordu. Onları Türklerin de istemediğini biliyorlardı. Yunan emelini engellemek için yeni bir teklif ile İzmir Valisi’ne geldiler. İtalya’nın İzmir’deki temsilcisi Cavaliero Manfredi, 23 Şubat günü, İzmir Valisi Nurettin Paşa’ya, Yunanlıların yerine İtalyan denetimini istemeleri için gayret göstermelerini istedi.
İtalya’nın İzmir’deki siyasi temsilcisi Cavaliero Manfredi, Nurettin Paşa’ya, Osmanlı topraklarının “Muavenet mıntıkaları namı altında üç” nüfuz bölgesine ayrıldığını, bu bölgelerin İngiliz, Fransız ve İtalyanlar tarafından kontrol edileceğini, ancak “Edremit’ten Antalya’ya kadar olan İtalyan yardım” bölgesi sahillerinin, Rumların bulunmasından dolayı, Yunanistan’ın murakabesine bırakılması için Yunanlıların teşebbüse geçtiklerini, bu hususun gerçekleşmesine İtalyanların da yardım etmekte olduğunu söylemiş ve Osmanlı Hükûmeti eğer Yunan isteklerini önlemek istiyorlarsa, o takdirde İtalyan gözetimine taraftar olduğunu bildirmesi gerektiğini ve bunun Müslüman halk bakımından lüzumlu olduğunu ilave etmişti. Fakat Nurettin Paşa, İtalyanların bu suretle neler elde etmek istediklerini sezdiği için, temsilciye, Osmanlıların amacı, hâkimiyetlerini muhafaza, istiklallerini devam ettirmek ve bu sebeple de hiçbir devletin murakabesi altına girmemektir, demişti.
Rumlar, gün geçtikçe, İzmir ve çevresinde yaptıkları tedhiş hareketleri artmaktaydı. Halkı ve yöneticileri rahatsız etmekteydi. Rumların gösterilerinin artması ve çevreyi huzursuz edecek seviyeye gelmesi üzerine İzmir Vali Vekili Süleyman Fethi Bey, 27 Şubat’ta, yapılan bu olaylar ve sebepleri hakkında Sadaret Makamı’na bir yazı gönderdi. Sadaret’e gönderilen yazıda, “Son zamanlarda vuku bulan Rum nümayişlerinin dahi İtalyan ve Rum menfaatlerinin çarpışmasından kaynaklanmakta olduğu” belirtildi.
Osmanlı Hükûmeti, işgalci İtilaf devletleri karşısında nasıl bir siyaset uygulamaktaydı? Bu açık olarak İngiliz mandasını istemekten başka bir şey değildi. Padişah ve hükûmet üyelerinin tamamı bu temel amaca kavuşabilmek, İngilizleri ikna edebilmek için çalışıyorlardı. Ancak İngilizler, bu konuda fazla yumuşamıyorlardı. Osmanlı yöneticilerine karşı oldukça sert ve aşağılayıcı davranıyorlardı. Buna bir örnek, Hariciye Nazırı Yusuf Franko Paşa’nın 01 Mart günü, Amiral Richard Webb’i ziyaret ettiği gün yaşanmıştır. Franko Paşa, Hariciye Nezareti’ne yazılan yazıların dilinin daha hoş görülü ya da yumuşak (indulgent) olmasını istirham etti.

Amiral Webb, İngiltere Hükûmeti’nin ve halkının duygularını tam olarak yansıtmasının görevinin gereği gibi yerine getirmesi için şart olduğunu belirterek aradaki mesafeyi sürdürdü.
İngilizler, İzmir Valisi Nurettin Paşa’yı, Yunan ve Rum istekleri önünde bir engel olarak görüyorlardı. Bu sebeple, İzmir’in işgali için gittikçe daha açıkça görülmekte olan Yunan hazırlıklarına karşı Türk savunmasını zayıflatmak için Nurettin Paşa’nın değiştirilmesini istediler. Nurettin Paşa’nın yerine (Kambur) İzzet getirildi.
İzmir’de vatansever insanlarımız da bilinmezliğin etkisindeydiler. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceği haberleri yayıldıkça, hiçbir şey yapamamanın çaresizliği içindeydiler. 13 Mart 1919 tarihinde, İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti namına İzmir Tiyatrosu’nda bir miting yapıldı.
İttihat ve Terakki ve Türk Ocağı’nın yardımı ile Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti namına İzmir Tiyatrosu’nda bir miting yapıldı. Söylenen nutukta İzmir’in Türk olduğu ve Türk kalacağı iddia ve bunun aksine ortaya atılan fikirlere hücum olunuyordu. Nutuk şiddetle alkışlandı, bunalmış Türk ruhlarında yeni bir ümit ve çalışma hevesi uyandı.
Kabul edilen üç maddelik muhtıra Hacı Hasanzade Dr. Ethem Bey ile birkaç arkadaş tarafından İzmir’deki İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerika siyasi temsilcilerine iletildi. Muhtırada:
1-Ege Bölgesi Türkleri nüfus, emlâk ve arazi itibarıyla üstün bir ekseriyet teşkil ettiklerinden Wilson prensiplerinin 12. maddesine göre buraları yabancı hâkimiyeti altına konulamaz.
2-Buralardan Türk hâkimiyetinin kaldırılması Avam Cemiyeti’ni teşkil eden soylu ve adil büyük devletlerin siyasetlerinden beklenilmektedir.
3-İleride, insani mefkûrelerle cihazlandırılacak medeni bir heyet meydana getirmek için Türkler, memleketlerinde kendi hâkimiyetlerinden başkasının hükümran olmasına tahammül edemezler” deniliyordu.
İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti, birkaç gün sonra kongresini yaptı. Kongre’de büyük devletlere gönderilmek üzere bir muhtıra kabul edildi. Padişah’a da bir heyet gönderildi.
“Ege’nin bütün Müftü ve Belediye Reisleri ile her kazadan iki ve livalardan üç delegenin“ katılması ile 17 Mart 1919’da açılan bu kongrede dikkati çeken noktalardan birisi, din adamlarının çokluğu idi. Bu kongrenin kâtipliğini de yapmış olan Cami Bey, Wilson prensiplerini açıklamış; bu prensiplere sadakat gösterildiği takdirde İzmir’in işgal edilemeyeceğini savunmuş; buna rağmen İzmir işgal edilirse Türk milletinin bunu kabul etmemek için her çareye başvuracağını belirttikten sonra; bir işgal ihtimalinin İtilaf devletleri katında hemen protesto edilmesini ve bir “Redd-i İlhak Cemiyeti”nin kurulmasını teklif etti ve bu teklif kabul olundu. Çünkü bu kongreye katılanlar arasında her çeşit fedakârlığı göze almış olanlar pek çoktu. Bunlardan birisi olan Denizli Müftüsü Hulusi Efendi, kongreye başkanlık etmekte olan Nurettin Paşa’ya, Denizli’de, gerekli teşkilatı hemen kurabileceğini, halkın asker, para ve yiyecek hususunda yardımda bulunacağını, İzmir’in işgaline silahla karşı konulacağını, ancak bu işleri organize edecek bir komutana ihtiyaç bulunduğunu söylemiş ve Paşa’dan Denizli’ye gelerek işleri de ele almasını bile rica etmişti. Paşa’nın İzmir’e hiçbir düşmanın çıkmasına izin verilmeyeceği cevabına karşı ise Müftü Hulusi Efendi, sizi İzmir’den uzaklaştırabilirler demişti. 17 Mart günü başlayan kongre, üç günlük çalışmadan sonra 19 Mart 1919 günü sona ermiştir.
Celâl Bayar da bu kongreyi şöyle anlatmaktadır:
Küçük Asya’yı elde etmek için Yunanlıların geniş ölçüde çalışmaları, İzmir vatanseverlerinin gayretini tahrik, memleketini müdafaaya sevk ediyordu. Hiç kimse yapılanı kâfi görmüyordu. İçte ve dışta davamızı duyurmak ve savunmak lazımdı. Bu maksatla Vali Nurettin Paşa’nın muvafakat ve yardımıyla İzmir, Aydın, Denizli, Muğla, Manisa ve Balıkesir illerini temsil edecek delegelerden İzmir’de bir kongrenin toplanması kararlaştı. Ege’nin bütün müftü ve belediye reisleriyle her kazadan iki ve livalardan üç delege İzmir’e geldiler. Millî Kütüphane’nin Beyler Sokağı’ndaki sinemasında toplandılar..
Kongre umumi kâtipliğine Cami Bey’i, reisliğe İzmir Belediye Reisi Hacı Hasan Paşa’yı, ikinci reisliğe Balıkesir Belediye Reisi Hafız Mehmet Emin, üyeliklere Manisa Belediye Reisi Bahri, Aydın Belediye Reisi Emin, Denizli Belediye Reisi Hacı Tevfik ve Muğla Belediye Reisi Ragıp Beyleri seçti. Cemiyetin umumi heyette okunan raporunu incelemek üzere ayrıca encümenler seçildi. İttihat ve Terakki organı olan bizim gazeteler Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti’ni ve kongreyi, başarılar dileğiyle selâmlıyorlar. İtalyan ve Yunan siyasi ihtiraslarını söndürmek lüzumundan bahsediyorlardı.
Rumlar, sadece İzmir ve çevresinde değil, İstanbul ve Trakya taraflarında da taşkınlık içindeydiler. Bu hareketler o kadar yaygınlaştı ki, bu tür haberlere kulaklarını kapayan Sadrazam Damat Ferit Paşa dahi sonunda huzursuz oldu. Damat Ferit Paşa, 18 Mart günü, Amiral Calthorpe’u ziyaret ederek, Edirne ve İstanbul’daki Rum davranışları ve yapmakta oldukları propagandalar sonucunda karışıklık ihtimaline karşı İngiliz desteği istedi. Sadrazam sadece karışıklık çıkmamasını istiyordu. Rumların yaptıkları karışıklık sayılmıyordu.
İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti’nce toplanan Kongre’nin temsilcileri 19 Mart günü İstanbul’a geldiler. İzmir’den gelen bu temsilcileri kabul eden Padişah, “ilk fırsatta İzmir’e geleceğini (!)” vadetti.
Rumlar, yaptıkları hareketlerin kontrolünü kaybetmeye başladılar. Türkler’e karşı hem birlikte yaşayalım diyorlar, hem de olmadık kötülükleri yapmaktan geri durmuyorlardı. Soygun, cinayet, tedhiş hareketleri çoğalmaktaydı. Çatalca Mutasarrıflığı, 03 Nisan’da Dahiliye Nezareti’ne yazdığı yazıda, Yunanlıların Çatalca ve Hadımköy’ünde, kuvvetlerini arttırdıkları, Keşan’da soygunculuk ve katliam yaptıklarını bildirdi.
57’nci Tümen Komutanı Şefik Bey, 07 Nisan günü Antalya’nın 25 km. kuzeyinde bulunan Bademağacı’na geldi. Burada bulunan ve Ordu’ya ait depodaki bütün mühimmatı Burdur’un Çeltikçi Köyü’ne taşıttı. Bu tedbir, yerinde bir davranıştır. Şefik Bey gelecek günlerin nasıl geçeceğini bilmektedir.
Şehzade Abdürrahim Efendi’nin maiyetine Yüzbaşı Diyarbekirli Ekrem’in Komutasında Mızraklı Süvari Bölüğü memur edildi. Şehzade Abdürrahim Efendi’nin başkanlığındaki “Heyeti Nasıha (Nasihat/Öğüt) Heyeti” 26 Nisan günü İzmir’e geldi. Bu heyet Osmanlı Rumlarını Türklerle uzlaştırmak için teşebbüslerde bulundu.
Sanki olayları Türkler çıkarıyormuş gibi Rumlarla Türkler arasında barış sağlamaya çalışıyorlar. İzmir, göz göre göre Yunanlılara peşkeş çekilmektedir. Rumlar bunun heyecanı ile durmadan uygunsuz davranışlarda bulunuyorlar. Daha da ileri giderek soygun ve cinayet işlemektedirler. Bütün bunlar olurken Babıali uyumaktadır. Nasihat Heyeti’nin yaptığı işleri görünce, diğer büyüklerin de uyuduklarını görmekteyiz.

SONUÇ

Mondros Ateşkes Antlaşması ile başlayan işgallerin en önemlisi, en kanlısı, en yaygını ve Kurtuluş Savaşı’nın sonucu ile eş değerli bir kurtuluşa kavuşan güzel İzmir’imizin işgali burada anlatılmıştır.
Bu süreçte, olaylar karşısında insanların davranışları çok önemlidir. Azınlıkların tamamı, hemen her yerde Yunan askerinden daha acımasız olmuşlardır. Kime karşı? Yıllardır birlikte yaşadığı, komşuluk yaptığı Türklere karşı. Bunlarla işbirliği yapanlar ise ilgi çekicidir. Bunları bu gün için de tanımak zor olmasa gerekir. Bunlar, can güvenliklerini, iş güvenliklerini kurtarabilmek peşindedirler. Hâlbuki bilinen bir gerçek vardır: Kendi soyuna hainlik yapan, başkalarına daha kolay ihanet eder. Bir de gönlü vatan aşkıyla dolup taşan insanlar vardır. Bunlar canlarını korumak yerine, vatanlarını korumak için kurşunların üzerine yürüyen kahraman insanlardır. İşte bu insanların birleşmesiyle Kuvayı Milliye doğmuştur. Bu insanların cesaretleriyle işgalcilere karşı konulmuştur. Mustafa Kemal, bunlara güvenerek Kurtuluş Savaşı’nı kazanmıştır. Kahramanlarımızın ruhları şad olsun.





KAYNAKLAR

Afetinan, Prof. Dr. A., Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri,
Akçakayalıoğlu, Em. Alb. Cihat, Atatürk “Komutan, İnkılapçı ve Devlet Adamı Yönleriyle”, Genel Kurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1998.
Akşin, Sina, İstanbul Hükümetleri ve Millî Mücadele Mutlakiyete Dönüş (1918-1919), Cem Yayınları, İstanbul, 1992.
Altay, Fahrettin, 10 Yıl Savaş ve Sonrası,
Altuğ, Prof. Dr. Yılmaz, Türk Devrim Tarihi Dersleri (1919-1938), 4. Baskı, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1980.
Apak, Rahmi, İstiklâl Savaşında Garp Cephesi Nasıl Kuruldu, Atatürk, Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları XXIV. Dizi – Sa. 16, Ankara, 1990.
Arı, Kemal, Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi, Genel Kurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara
Arıburnu, Kemal, Millî Mücadele’de İstanbul Mitingleri, 2. Baskı, Ankara, 1975.
Avcıoğlu, Doğan, Millî Kurtuluş Tarihi 1838 DEN 1995 E, Birinci Kitap, İstanbul Matbaası, İstanbul, 1974.
Aydemir, Şevket Süreyya, Tek Adam, C. 1, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1981.
Bayar, Celal, Ben de Yazdım, C. 1, Sabah Kitapları, İstanbul, 1997.
Bayar, Celal, Ben de Yazdım, C. 5, Sabah Kitapları, İstanbul, 1997.
Bayar, Celal, Ben de Yazdım, C. 6, Sabah Kitapları, İstanbul, 1997.
Bayur, Ord. Prof. Yusuf Hikmet, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XVI.Seri-Sa.20, Ankara, 1973.
Belen, Fahri, Türk Kurtuluş Savaşı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 542, Ankara, 1983.
Bıyıkoğlu, Tevfik, Atatürk Anadolu’da (1919-1921)-I, 2. Baskı, Kent Basımevi, İstanbul, Ekim 1981
Cebesoy, Ali Fuat, Siyasi Hatıralarım, C. 1.
Çavdar, Tevfik, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara, 1995.
Dumont, Paul, (Çev: Zeki Çelikkol), Mustafa Kemal, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1993.
Duru, Orhan, Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye’nin Kurtuluş Yılları, Milliyet Yayınları, İstanbul, Temmuz 1978.
Gönlübol, Prof. Dr. M. - Sar, C., Olaylarla Türk Dış Politikası 1919-1938 Yılları Arasında Türk Dış Politikası, c. 1, Ankara.
Jaeschke, Gotthard, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Türk Tarih Kurumu Yayınlarından XVI.Dizi-Sa.11, Ankara, 1986.
Karabekir, Kâzım, İstiklal Harbinin Esasları, İstanbul.
Karabekir, Kâzım, İstiklal Harbimiz, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1969.
Karal, Enver Ziya, Büyük Osmanlı Tarihi, C. V, İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı (1908-1918), Türk Tarih Kurumu Yayınları, XIII. Dizi-Sa.16, Hürriyet İstanbul, 1999.
Kırzıoğlu, Prof. Dr. M. Fahrettin, Bütünüyle Erzurum Kongresi, C. 2, T.C. Ziraat Bankası Armağanı, Kültür Ofset Ltd.Şti, Ankara, 1993.
Köstüklü, Yrd. Doç. Dr. Nuri, Millî Mücadele’de Denizli, Isparta ve Burdur Sancakları
Mango, Andrew, Atatürk
Mumcu, Prof. Dr. Ahmet, Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi, İnkılap ve Aka Basımevi, İstanbul, 1981.
Onay, Ahmet Talat, Millî Mücadele Yazıları,
Ozankaya, Prof. Dr. Özer, Cumhuriyet Çınarı, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/ 1711, Ankara, 1997.
Öke, Doç. Dr. M. Kemal, Fatih Yayınevi Matbaası, İstanbul-1986.
Özalp, Kâzım, Millî Mücadele 1919-1922, C. 1
Sakallı, Bayram, Ankara ve Çevresinde Millî Faaliyetler, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 863, Ankara, 1988.
Steinhaus, Kurt, Atatürk Devrimi Sosyolojisi, Sander Yayınları, İstanbul-1973
Şimşir, Bilâl N., Malta Sürgünleri
Tansel, Dr. Selahattin, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, C. 1, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları: 2262, Ankara, 1991.
T.C. Başbakanlık, Arşiv Belgelerine Göre Balkanlar’da ve Anadolu’da Yunan Mezalimi II, Anadolu’da Yunan Mezalimi, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayınları Nu: 30, Ankara, 1996.
Tunçay, Mete, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması (1923-1931)
Türkgeldi, Ali Fuat, Görüp İşittiklerim, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayını, II. Dizi-Sa.15b, Ankara, 1984.
Türkiye Tarihi 4 Çağdaş Türkiye (1908-1980) Tunçay, Mete, Siyasal Tarih (1908-1923)
Ünal, Tahsin Türk Siyasi Tarihi, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1958.
Villalta, Jorge Blanco, Atatürk, Çeviren: Em. Kur. Albay Fatih Özsu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 413, Ankara, 1982.
Orhunlu, Bilge, “Kurtuluş Savaşımızın Başlangıcındaki Amerika Mandası Taraftarları ve Sonrası”, Yeni Hayat, Ocak 1995, c. 1, S. 3
Orhunlu, Bilge, “Emperyalizmin Türkiye’de Sevr Oyunları: Dün Hınçak-Taşnak, Bugün PKK II” Yeni Hayat, Mayıs 1998, S. 41

3. Boyut Lisans Eğitim Ltd. Şti., “Atatürk ve Devrimler” CD’ si

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder