16 Eylül 2009 Çarşamba

ATATÜRK'E ETKİ EDEN OLAYLAR VE KİŞİLER

ATATÜRK'E ETKİ EDEN OLAYLAR VE KİŞİLER


KİTAP HAKKINDA

Tanrı insanları yaratırken, onların kaderlerini de alınlarına yazmıştır. Her insan, yaşayacağı hayatın rolünü oynar. Bu hayatın içinde, insanların yaşayacağı iyi, güzel ve başarılı günlerin yanı sıra, sıkıntılı, zor ve çok kötü günler de vardır. İşte bu iyi ve kötü günlerde, Tanrı’nın görevlendirdiği, bazı yükümlülükler yüklediği özel insanlar vardır. Ben burada peygamberlerden bahsetmiyorum. Onların görevleri apayrı bir olaydır. Onların dışında kalan insanlardan bahsediyorum. Toplumların kaderinde, insanların yaşayışlarında etkileri olan özellikli insanlardan bahsediyorum.
İlk insanlardan itibaren, insanlık hizmetinde bazı isimler çok büyük icatlar ortaya koymuşlar ve keşiflerde bulunmuşlardır. Ateşin bulunması, yazının kullanılması, barutun icadı, topun, tüfeğin barut sayesinde kullanılması, matbaanın icadı, uçağın, elektriğin, telefonun, televizyonun bulunması. Bunları çoğaltmak, sayfalarca yazmak mümkündür. Bunların içinde en ilginci, herkesin, dünya bir öküzün boynuzu üzerinde duran düz bir tepsiye benziyor derken, birisi çıkıyor, hayır, diyor. Dünya yuvarlaktır, boşlukta duruyor ve dönüyor, diyor. Bana göre, bu insanlar, insanlığın hizmetinde olan ve Tanrı’nın görevlendirdiği insanlardır. Her biri, zamanı gelince, yükümlü oldukları görevleri yerine getiriyorlar. Ne bir önce, ne de bir sonra.
İnsanlığın hizmetinde olan bu kişilerin yanı sıra, milletlerin hizmetinde olanlar da vardır. Tarihi incelediğimiz zaman, milletlerin kaderini yönlendiren, onları güzel günlere ve kurtuluşa götüren, iyi günleri yaşatan, bilgili, zeki, kahraman insanlar, hemen her çağda karşımıza çıkacaktır. Bunların içinde, ellerindeki fırsatları değerlendiremeyenleri de unutmayalım. Milletlerini refah vaatleriyle kötülüklerin içine batırdıklarını görmekteyiz. İşte o bataktan kurtulmak için yine bir görevliye ihtiyaç vardır. Yine çapı ve kalitesi yüksek bir kişilik gereklidir.
Bu insanlar, lider ruhlu, kaliteli, büyük düşüncelere ve hayal gücüne sahip insanlardır. Geleceği gördükleri için, çevresindeki insanlar onlara hayalperest derler. O hayaller bir gün gerçekleşince de, ilk önce o kişiler alkış tutarlar.
Türk tarihine baktığımız zaman, bu görevi üstlenmiş, pek çok kaliteli ve büyük insanla karşılaşırız. Bunlardan en sonuncusu Mustafa Kemal Atatürk’tür. Türk Milleti’ni, düştüğü bataktan çekip kurtaran, yeni bir Tük Devleti’ne kavuşturan insandır. Bilgisiyle, kalitesiyle, zekâsıyla, ileri görüşlülüğüyle büyük bir insandır. Tanrı’nın, “İslam’ın kılıcı olan Türkleri” içine düştüğü durumdan kurtarmakla görevlendirdiği insandır.
Ömrünün ilk yıllarından itibaren, Mustafa Kemal kendisini iki farklı hayat felsefesinin ortasında buldu. Annesi geçmişi, babası ise geleceği temsil ediyordu. Eski dinî yapıdaki İmparatorluk devrinin ölmek üzere olduğu ve yeni bir devrin doğmaya başladığı bir anda dünyaya gelmişti. Biçim değiştiren bir milletin ruhu olmak bu çocuğun kaderinde yazılmıştı.
İnsanın psişik yapısında dış olaylardan bir etkilenme olgusu vardır. İnsanoğlu, anne karnında ve gözlerini bu dünyada açtığı andan itibaren pek çok olaydan etkilenir. Bu etkiler, onun öğrenme kapasitesiyle doğru orantılıdır. Çocuk nelerden etkilenir? Etkilendiği kişilerin başında ilk önce anne ve babası gelir. Kardeşleri, sokaklarındaki, mahallelerindeki ve okuldaki yaşantı onu çok önemli derecede etkiler.
Okul hayatı çocuğun yeni bir dünyasıdır. Burada en etkili kişiler öğretmenleridir. Mustafa Kemal’in hayatındaki etkileyen kişi Şemsi Efendi’dir. Şemsi Efendi, o tarihlerdeki eğitim sistemi içinde bu günkü sistemi görebilen bir eğitimcidir. Şemsi Efendi’nin Mustafa Kemal üzerindeki etkisi büyüktür. O günlerde öğrendiği “alfabe”, bugün kullanılanlara benzer bir okuma-yazma kitabı olan alfabe idi ve eğitim inkılâbı içinde kendisi de bir benzerini hazırlamıştır.
Babasının ölümü, Mustafa Kemal’i çok etkilemiştir. Çocuk yaşta babasını, annesini kaybeden kişilerde, bunun derin çizgilerini her zaman görmek mümkündür. Bu durum Mustafa Kemal üzerinde de olmuştur. Bu karışık duygulardan kaçmak, kurtulmak için kendisini derslerine vermiştir. Kendisini daima başarılı olmak mecburiyetinde hissetmiştir.
Mustafa Kemal’in en önemli şansı, annesi Zübeyde Hanım’ın, oğlunun okumasını istemesidir. Bunda ısrarcı olmasıdır. Hayat çizgisini çizen ikinci bir önemli etken de Selanik Ortaokulu’nda “Kaymak Hafız” lakaplı öğretmenidir. Bu öğretmeninin sayesinde askerî okula kaydını yaptırmıştır.
Selanik Askeri Rüştiyesi, küçük Mustafa’yı Atatürk yapan çizginin ilk kapısıdır. Ve en önemli kapısıdır. Çünkü burada matematik dersi öğretmeni Üsküplü Mustafa Sabri Bey, Mustafa adlı bu çocuktaki “ışığı” ilk gören insandır. Bu kişi, ona, hayatı boyunca taşıyacağı bir isim vermiştir: “Kemal”. Bunu verirken söylediği şu sözler çok anlamlıdır:
“Oğlum, senin de adın Mustafa benim de. Bu böyle olmayacak, arada bir fark bulunmalı. Bundan sonra senin adının sonuna bir ‘Kemal’ ekleyelim, adın Mustafa Kemal olsun” dedi. O günden beri benim adım Mustafa Kemal’dir.
Bir öğretmen, 11-12 yaşındaki ortaokul öğrencisine söylediği bu sözler çok enteresandır. Ne demek olduğunu iyi hazmetmek gerekir. Öğretmen Mustafa ile öğrenci Mustafa arasında “bir fark bulunsun”. Bu ne demektir? Bunu anlayabilmek için küçük öğrenci Mustafa’nın Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmasıyla açıklanmaktadır. İşte Mustafa’daki “ışık” budur. Üsküplü Mustafa Sabri Bey, bu ışığı görmüştür. Hem de ilk gören insandır.
Manastır, Mustafa’nın ilk gurbetidir. Manastır’ın Mustafa Kemal’in hayatında çok daha değişik bir etkisi vardır. Burada Ömer Naci ile tanışır. Ömer Naci belki başarılı bir öğrenci olmayabilir. Zaten Bursa’dan kovulduğu için Manastır’a gelmiştir. İşte ikisini karşılaştıran çizgi budur. Ömer Naci’nin, Mustafa Kemal’in hayata bakışını değiştirmiştir. Mustafa Kemal, edebiyatı, şiiri, Namık Kemal’i Ömer Naci’den öğrenmiştir. Mustafa Kemal’in, askerlik dışında başarılı olduğu, toplumu ve toplulukları etkilemede önemli bir etken olan güzel konuşma alışkanlığını Ömer Naci’den öğrenmiştir. Bu okuldaki öğretmenleri de çok değerli ve kaliteli öğretmenlerdir.
Başkent İstanbul yılları ise, Mustafa Kemal’in siyasete karşı duyarlı olduğu yıllardır. Teşkilâtçılığı, arkadaş canlısı olması, kurmay olmanın manasını kavraması ve bunun için canla başla çalışması, tutuklanması, sürülmesi, askerlik mesleğini bir sanat olarak kabul etmesi İstanbul’un verdiği izlerdir. Tabiî ki bunda en önemli etkileyici unsur, yine buradaki öğretmenleridir. Bunlardan en önemli yeri, okul komutanı Ali Rıza Paşa alır. Çünkü o saf, dürüst insan, saraydan yediği azarlara rağmen Mustafa Kemal ve arkadaşlarının askerliğini yakmamıştır, çöpe atmamıştır. Bu insan, o gün kendini öne atarak yaptığı fedakârlık ile geleceğin kurtarıcısını korumuştur.
Askerlik hayatı onun için önemli bir denemedir. O askerliğin inceliklerini, sanatını düşünmekte, yapılması gerekenler konusunda kafa yormakta ve çıkış çareleri aramaktaydı. Onun bu girişimciliği sadece arkadaş çevresinde kalmıyordu. Fikirlerini her yerde, açıktan açığa söyleyebiliyordu. Bu cesur subayın alışık olunmayan düşünceleri karşısında söyleyecek bir şeyleri olmayanlar onu eğitim subayı yapıyorlardı. Veya arkasından dedikodusunu yapıyorlardı.
Mustafa Kemal, hürriyet ve vatanseverlik duygularını Namık Kemal’den öğrenmiştir. Herkesin Osmanlı milletinden bahsettiği bir dönemde, hiç çekinmeden ve pek alışık olunmayan sözlerle ortaya çıkıp “Ben bir Türk’üm” diye haykıran Mehmet Emin Yurdakul’un Türkçü ve halkçı şiirleri de Mustafa Kemal üzerinde çok etkili olmuştur. Onun düşünce dünyasında önemli bir yer almıştır. Mustafa Kemal, Millî Mücadele günlerinde, İstanbul’dan Gelibolu’ya gelen Mehmet Emin’e gönderdiği telgrafında, “Sizi milletimin mübarek babası olarak karşılarım” demiştir.
Bu etkileri, Mustafa Kemal’de nasıl görmekteyiz? Bu etkileri, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kuran, istibdat ile mücadele eden Mustafa Kemal’de görmekteyiz. Peki, bunu sadece bu yıllarda mı görmekteyiz? Hayır. Cumhuriyet dönemindeki inkılaplarda bunu daha güzel görebilmekteyiz.
Mustafa Kemal, hayatında önemli köşe başları olan bazı olayların etkisiyle ve kaliteli öğretmenlerinin yardımlarıyla iyi şekilde yetişmiştir. Ancak, kendisindeki “kalibre”nin çapının etkisiyle yeteneklerini ortaya koymasını bilmiş, liderlik özelliğini her yaşta çevresine hissettirmiştir.
Okul hayatı, askerlik günleri, İttihat ve Terakki’nin içindeki mücadelesi; bu dönemlerdeki fikir ve düşünceleri, onun Birinci Dünya Savaşı günlerinde yıldızı parlayan bir komutan ve “Kuvayı milliye” döneminin lideri olmasında kendini göstermiştir. Mustafa Kemal’in en önemli ve en kritik kararlarını Millî Mücadele döneminde vermiştir. Bu dönemdeki her olay, her karar, öncesi ve sonrasıyla büyük bir titizlikle incelenmelidir.
Bu kitap, gelecek genç nesillere pek çok olayı, düşünceyi aktarmak amacıyla hazırlanmıştır. Her insanın hayatında zor günler olmuştur, olmaktadır. Önemli olan o günleri az zararla geçirebilmektir. Karşılaşabileceğimiz zorluklardan daha fazlasını yaşayanların unutulmaması gerekmektedir. Gençlerimizin kendi düşünce dünyalarındaki çıkmazlardan nasıl kurtulabilmeleri için bir yol gösterme, sabırlı olma, olayları bazen akışına bırakma temayülünü denerken; kişiliklerinden bir şey kaybetmemeleri, kararlı olmaları gereğini de bilmeleri açısından bu kitaptaki anlatımlar, onlara bir ışık vermelidir.
Kitabın hazırlanmasında bilgilerine başvurduğum ve kütüphanelerindeki kitaplarından yararlandığım ağabeyim Aytekin YILDIRIM’a, kardeşim Avukat Hayri YILDIRIM’a, Tarsus Kütüphanesi çalışanlarına ve Genelkurmay Başkanlığı ATAREM Genel Sekreter Vekili Dr. Öğ. Bnb. Zekeriya TÜRKMEN’e teşekkürlerimi sunarım.
Halil İbrahim YILDIRIM



İÇİNDEKİLER


Kitap Hakkında..............................................................II
İçindekiler.................................................................V
1.Bölüm: Gençlik Dönemi.....................................................1
Yetiştiği Ortam......................................................................2
Selanik.................................................................. .4
Ailesi Babası Ali Rıza Efendi..............................................5
Annesi Zübeyde Hanım.................................................................6
Kardeşleri...............................................................6
Okula Başlaması............................................................7
Şemsi Efendi............................................................ 7
Babasının Ölümü..........................................................9
Kaymak Hafız............................................................10
Selanik Askerî Rüştiyesi................................................10
Zübeyde Hanım’ın İkinci Evliliği...........................................12
Askerî Okulu Bitirmesi.....................................................13
İlk Sevgi.................................................................13
Fransızca Öğretmeni Nakiyüddin Bey........................................14
Manastır................................................................15
Manastır Askerî Lisesi..................................................15
Ömer Naci................................................................16
Namık Kemal....................... .......................................18
Mehmet Emin Yurdakul......................................................22
Tarih Öğretmeni Mehmet Tevfik Bey........................................25
OsmanlYunan Savaşı..................................................26
Osmanlı-Yunan Barışı....................... ......................26
Harp Okulu ve Öğretmenleri.......... ..................................27
“Neler Oluyor?” Denildiği Yıllar..... ..................................30
Teşkilat Kurma Fikri.................. .................................30
Mustafa Kemal’i Keşfeden İkinci Kişi .....................................31
Harp Okulu Komutanı Ali Rıza Paşa. .....................................32
Harp Akademisi........ .....................................................32
2. Bölüm Askerlik Yılları-Hürriyet Yolunda........................35
Mustafa Kemal’in Tutuklanması...... ....................................36
Sürgün...................... ............................................36
Dürzî Ayaklanması........... ..............................................37
Şam’da Mustafa Bey-Vatan ve Hürriyet Cemiyeti....................37
Selanik Seyahati...................................................... 38
Selanik’te Osmanlı Hürriyet Cemiyeti.................................... 39
Selanik’te Vatan ve Hürriyet Cemiyeti................................... 39
Türklüğün Asaletini Tanımak................................................. 40
Türk Devleti....................... ....................................... 41
Selanik’e Atanması................. ................................... 41
Misakı Millî’nin Temelleri Atılıyor........................................ 42
Cumalı Ordugâhı.................................. ...................... 44
Picardie......................... ...................................... 44
Meşrutiyet, 31 Mart Ayaklanması............ ......................... 45
Hareket Ordusu.......................... . ......................... 46
Ziya Gökalp.................................... ....................... 47
İttihat ve Terakki’nin 1913 Kongresi................ .................... 53
Ataşelik Görevi......................................... .................. 54
3. Bölüm: Savaş Yılları.......................... ...................... 56
Savaşa Girme Kararının Eleştirisi................. ..................... 57
Mustafa Kemal Görev İstedi...................... ........................ 58
Çanakkale................................... ..............................59
18 Mart Deniz Zaferi....................................... ...........61
Düşmandan Kaçılmaz........................ .........................63
Raporlar................................ ............................. 79
Mustafa Kemal İstanbul’da......................... ...................82
Almanya Seyahati............................... ...................82
Viyana’da............................ ........ .........................93
Yedinci Ordu Komutanlığı’na Atanması..................................93
Mustafa Kemal Filistin’de........................... .................96
Halep......................... ........ .................................102
Mondros Mütarekesi-Mustafa Kemal’in Düşünceleri...............103
Harbiye Nazırı Olma İsteği........................ ...........113
İstanbul ................114
Mustafa Kemal’i Evlendirme Teşebbüsü......................... .....117
İstanbul Günleri İçinde Olumsuz Olaylar.................................. 117
İstanbul’da Toplanan Komutanlar............................ .............119
Kâzım Karabekir’in Tayini............................ ..............119
Kâzım Karabekir......................................... .............121
Damat Ferit Paşa’nın İlk Kabinesi....................... ..............124
Hukuku Beşer Gazetesi......................... ....................... 125
Mustafa Kemal Paşa’ya Müfettişlik Görevi............................. 125
4.Bölüm: Millî Mücadele........................ .................135
Samsun’a Geliş............................................... ........136
İngiliz Muhipleri Cemiyeti................................... ......141
Mavri Mira........................... ..... ....................144
Mustafa Kemal Paşa Havza’da...................................... .......144
Mustafa Kemal Paşa Amasya’da.................................... .........150
Mustafa Kemal Paşa’nın Tokat’a ve Sivas’a Gelişi...................160.
Manda Meselesi........................................... ...................162
Mustafa Kemal Paşa’nın Geri Çağrılması.................................182
Ali Galip.................................... ..............................197
Mustafa Kemal Paşa Erzurum’da........................... ............198
Erzurum......................................... ..........................203
Erzurum Kongresi......................................... .............204
Sivas...................................... ................................227
Sivas Kongresi............................................... .................228
Meclisi Mebusan Nerede Toplanmalı?....................................245
Heyeti Temsiliye’nin Ankara’ya Taşınması...........................250
Ankara........................................... . ....................253
İstanbul’un İşgali................................. ..................254
TBMM’nin Açılışı................................. .......................262
Ekler.......................................... .........................268
Ek:1 Mustafa Kemal’in Birinci Raporu................................268
Ek:2 Mustafa Kemal’in İkinci Raporu..................................272
Kaynaklar................................ ........................274
İndeks 275

1. BÖLÜM


GENÇLİK DÖNEMİ



ATATÜRK’E ETKİ EDEN OLAYLAR VE KİŞİLER

Yetiştiği Ortam

Osmanlı Devleti’nin son dönemi, oldukça sıkıntılı günlerle doludur. Devletin yıkılış dönemi içinde olması dolayısıyla, bu sıkıntılı günlerin olması normaldir. Ancak, bu geriye gidiş esnasında yapılmasını istediğimiz bazı güzelliklere rastlayamamaktayız.
Tanzimat Fermanı ile gelen serbestlik, devletin içindeki yabancı unsurlara gelmiştir. Osmanlı Devleti’nin asıl unsuru olan Türkler bu hürriyeti gereği gibi kullanamamışlardır. Bu fermanın İslam ahaliye bir yararı olmamıştır. Diğer unsurlar, yani reaya, kazandıkları hürriyeti, kendi azınlıklarının bağımsızlıkları için kullanmışlardır.
Avrupa’daki büyük devletler, bu reayayı el altından kışkırtmakta idiler. Onlara, bağımsızlıkları yolunda olmaz teminatlar vermekte idiler. Onları, bağlı oldukları Osmanlı’ya karşı isyana teşvik etmekte idiler. Ve bu unsurlar, birer birer bağımsızlıklarını kazanmaktaydılar. Kazanınca da hemen Osmanlı’ya kafa tutmaya başlıyorlardı.
Bu unsurlardan Ermeniler ise olmayacak hayallerin peşinde koşmaktaydılar. Bunları İngiltere, Fransa ve Rusya ayrı ayrı kendi menfaatleri için desteklemekteydiler. Hâlbuki, bu devletlerin menfaatleri ile Ermenilerin istekleri çatışmaktaydı. Bunu akıl edemeyen veya o tarihlerde göremeyen Ermenilerin, bu devletlere karşı sonsuz güvenleri vardı. Onlardan aldıkları kuvvetle yapmadıkları tedhiş hareketi kalmamıştır, akıllara gelmeyecek cinayetleri gerçekleştirmişlerdir. Ermenilerin hamisi (!) gibi görünen bu devletler, Ermenilerin yaptığı her vahşeti, Türkler Ermenileri kesti şeklinde Avrupa kamuoyuna sunmuşlardır.
Büyük devletlerin; İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Avusturya, İtalya’nın İstanbul’daki Büyükelçileri, Babıali, yani Osmanlı Hükûmeti üzerinde yoğun baskılar uygulamaktaydılar. Bu devletler, hem elele vererek Osmanlı Devleti’ni alttan aşındırmaya, çökertmeye çalışırken, diğer yandan da Osmanlı pastasından büyük payı alabilmenin telaşındaydılar. Bu konuda sürekli olarak birbirlerini kollamakta, birbirlerini engellemekteydiler.
Büyükelçiler, Babıali üzerinde uyguladıkları baskılar arasında özellikle azınlıkların meselelerinde önemli yaptırımlar öne sürmekteydiler.
Osmanlı Devleti’nin son padişahları; Sultan II. Abdülhamit, Sultan Reşat ve Sultan Vahdettin... Bu son üç padişahın döneminde, bir yenilik, bir düzeltme çabası görülmemiştir. Herhangi bir alanda, iyileştirme çabasını bırakın meyletme dahi olmamıştır.
Bu dönemde işbaşına gelen vezirler, kendilerinin “Fransızcı”, “İngilizci”, “Rusçu” olduklarını ispatlama telaşında olduklarını görmekteyiz. Sadrazamlık makamına genellikle yaşlı kişiler gelip gitmekte idi.
İkinci Meşrutiyet ilan edildiği zaman Osmanlı Devleti altı bin kilometrekare civarında toprak üzerinde hüküm sürmekteydi.
İkinci Meşrutiyet ilan edildiği 1908 yılında Osmanlı’nın Avrupa-Asya-Afrika kıtalarındaki toplamı altı milyon kilometrekareye erişen toprakları, 29 vilayat-ı şahane ile 7 mutasarrıflığa bölünmüştü.
Vilayetler şunlardı: Edirne, Selanik, Yanya, Manastır, İşkodra, Kosova, Girit, Cezair-i Bahri Sefid (on iki ada), Hüdavendigâr (Bursa), Aydın (İzmir), Ankara, Kastamonu, Trabzon, Sivas, Erzurum, Mamüretül-Aziz (Elâzığ), Diyarbakır, Adana, Konya, Suriye, Beyrut, Trablusgarp, Bağdat, Musul, Van, Bitlis, Hicaz, Yemen, Basra.
Yedi Mutasarrıflık da şunlardı: Lübnan, Kudüs, Bingazi, Zor, İzmit, Kal'ai Sultaniye (Çanakkale), Çatalca.
Ayrıca Mümtaz, yani idaresi ayrıcalı Eyaletler vardı. Fiili idaremizde değildi. Fakat nazarî hükümdarlık sürüyordu: Mısır, Tunus, Bosna, Kıbrıs, Bulgaristan (Doğu Rumeli).
Bir de Sisam adası için özel statüko vardı: BEY’i Padişah tayin ediyordu.
1908'de fiilen Osmanlı idaresinde olan topraklarda bugün bir çok müstakil devlet var.
Bu geniş topraklarda idare tamamen çökmüştü; tam bir çürümüşlük içinde idi. Son dönemeçteki Osmanlı Devleti, yıkılmışlığa doğru hızla gitmekteydi.
1789 Fransız İhtilali, bütün Avrupa’yı etkiledi. Bu etkinin rüzgârı Osmanlı’yı da salladı. Sırplar, Yunanlılar bağımsızlıklarını ilan ettiler. Daha sonra Romanya’ya (Eflak-Boğdan’a) imtiyazlar tanındı. Rusya’nın tazyiki ile Müstakil Bulgar Kilisesi kuruldu. Daha sonra Bulgar Prensliği kuruldu. Romanya ve Karadağ bağımsızlıklarını ilan ettiler. Balkanların hamisi geçinen ve Demir Çar adıyla tanınan Rus Çarı I. Nikola, 09 Ocak 1850’de Petersburg sarayındaki bir baloda İngiliz Sefiri Sir Hamilton Seymur’u bir tarafa çekerek ona şunları söyledi:
“Türkiye buhranlı bir devrededir. İşte kollarımızın üstünde hasta, ziyadesiyle hasta bir adam bulunuyor. Bu hasta adam, kolumuzdan kurtulacak olursa, bizim için büyük felaket olur.” dedi.
Ondan sonra “Hasta Adam” sözü, Türkiye için siyasi bir ifade olarak yerleşti. Genç Türkler hareketinin gelişmesinde bu tabir, uyarıcı bir manada daima kullanıldı.
Osmanlı Donanması çürümüştü. Barınağından çıkmayan, tatbikat yapmayan bir donanma, bakımı yapılmayan gemiler, talimsiz askerler, kendisini yenilemeyen ve geliştirmeyen komutanlar vardı.
Osmanlı Ordusu da çökmüş durumda idi. Ordu İslam ahaliden oluşuyordu. Bunun çoğunluğunu ve temel direğini ise Türkler oluşturmaktaydı. Uzun savaş yılları Türkleri gerek sayı olarak ve gerekse ekonomik olarak bitirme noktasına getirmiştir. Savaşa giden Türkler, işlerine bakamıyorlardı. İşler ihtiyarlara ve kadınlara kalıyordu. Fakirlik yıldan yıla artmaktaydı. Devlet bir önlem alamamaktaydı. Diğer unsurlar ise ticaret ile uğraşmakta, yıldan yıla zenginleşmekteydiler.
Orduda, genel çizgileriyle iki grup vardır. Birincisi, uzak bölgelerde, ruhlarının derinliklerinde sönmeyen bir ateş gibi yanan kahramanlık duyguları ile süslü şan ve şeref için, askerliğin bir gereği olarak ve hiçbir karşılık beklemeyen askerler. Bir de bunların tam tersi olanlar bulunuyordu. Sarayın çevresinde çöreklenmiş, bir sürü nişan ve rütbe almış, bunları elbiselerini süslemek için kullanıp, caka satanlar. Birinciler, aylarca maaşlarını alamadıkları halde, ikinciler, büyük bir debdebenin içinde kaybolup, soysuzlaşmakta ve ruhsuzlaşmaktaydılar.
Devletin ekonomisi ise diğer birimlerinden pek farkı yoktu. Sistemde çöküş varsa, bütün birimlerde kokuşma, çürüme vardır. Özellikle ekonomi bunların en önemlilerinden biridir. Yıkılma aşamasına giren devletin ekonomisi de çökmüş, bitmiş demektir. Bu çöküntüde, hazine tamtakır olduğu için dışarıdan borç alınmıştır. Bu borçlar günden güne büyümüştür.
Osmanlı Hükûmeti, dış borçlarını tasfiye edebilmek amacıyla, tahvil sahiplerini İstanbul’a davet eder. Eylül 1881’inde delegeler İstanbul’a gelirler ve görüşmeler başlar. Bu görüşmeler sonucunda 20 Aralık 1881’de anlaşma imzalanır ve aynı gün, Padişah II. Abdülhamit’in onayı da alınmak suretiyle kararname ilan edilir. İlan, Hicri takvimin “Muharrem” ayına rastladığı için de, bilahare hep “Muharrem Kararnamesi” olarak anılır. Kararname, İngiltere ve Fransa’nın kefaletindeki 1855 istikrazıyla, Mısır vergisi ile teminat altına alınan ve 1877’de düzenlenen 1854, 1871 istikrazları ve Rus savaş tazminatı ile dalgalı borçlar dışında bütün iç ve dış borçları kapsar.
Muharrem Kararnamesi gereğince, Osmanlı Hükûmeti, 13 Ocak 1882’den itibaren şu gelirlerini mutlak değişmez bir şekilde borçların ödenmesine ayırır: Rüsum-u Sitte sözleşmesine konu altı vergi; gümrük rüsumatı ve öşürü dışında tütün ve tuz tekelleri; pul ve ispirto resimleri; İstanbul ve civarının balıkçılık vergisi; ipek öşürü; % 8 oranındaki gümrük resminin yeni ticaret anlaşmaları ile arttırılması ile elde edilecek gelir fazlası; Bulgaristan vergisi; Kıbrıs adası gelirlerinin fazlası; Doğu Rumeli vergisi; Tömbeki resmî gelirinden 50.000- Lira; Düyunu Umumiye’den Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve Yunanistan’ın hisselerine isabet edip Osmanlı’ya gelen paralar!... Bilahare ise Bulgaristan vergisi yerine tütün öşürlerinden 100.000 – Osmanlı Lirası; Kıbrıs gelirinin fazlası yerine de 130.000 – Osmanlı Lirası teminat gösterilir... Ki, bu zikredilen gelirlerin bu şekilde tahsisi, aslında malî bağımsızlığın yabancı devletlere terk edilmesinden başka bir şey değildir.
Yine kararname hükümleri uyarınca, bu gelirleri toplamak ve tahvil sahiplerime ödemek üzere, resmî adı ile “Düyun-u Umumiye-i Meclis-i İdaresi” kurulur.
Meşrutiyet ile açılan Meclis ise Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumu tam anlamıyla açıklamaktaydı.
Hürriyet kahramanı Eyüp Sabri Bey şöyle anlatmaktadır:
“...Seçimler mutlak sükûn içinde yapılmıştı. İttihat ve Terakki adayları çoğunluk kazanmışlardı, fakat ortaya çıkan TERKİB neydi?
Dehşet içinde kaldık...
Rus Sefareti Baştercümanı Mandeistam’a göre 275 mebusluktan aralarında milliyeti şüpheli olan on dört de Türk hanesine konulması ile Türk mebus sayısı 142 idi. Buna karşı 20 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 14 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah (Romen) vardı. Daha esaslı tetkik yapılmış olan Romen tarih profesörü Yorga’ya göre ancak 107 Türk’e karşı 45 Arap, 27 Rum, 22 Arnavut, 10 Ermeni, 5 Bulgar, 4 Sırp, 3 Yahudi, 2 Kürt, birer de Ulah (Romen), Dürzi, Maruni olmak üzere Türk’ten gayri olanların sayısı 121 idi.”
Ord. Prof. Enver Ziya Karal ise şöyle tanımlamaktadır: “Mebusların din ve mezhep yönünden sıralanmalarına gelince durum şöyle idi: Müslüman mebuslar 200, Müslüman olmayanlar 40 kadardı. Müslüman mebusların 150’si Türk, Arnavut ve Kürt, 50’si ise Arapça konuşan memleketlerdendi. Müslüman olmayanlar arasında da 18 Rum, 12 Ermeni, 4 Bulgar, 2 Sırp, 3 Yahudi, 1 de Ulah vardı.”
Osmanlı içinde pek çok unsur vardır. Bunlar kendi adlarını rahatlıkla söyleyebilmekte, kendi bağımsızlıkları konusunda çalışabilmekte sanki serbesttiler. Osmanlı’nın asıl unsuru olan Türkler ise kendilerine Türk demekte zorlanmaktaydılar. Müslümanlık, bütün düşüncelerden ileride, Osmanlı bizim adımızdı. Türk adı sanki hafızalardan silinmiş, Türk demek, sanki Osmanlı içinde bir ayrımcılık gibi görülmekteydi. Ancak, Fransız İhtilali’nden sonra Osmanlı içindeki bütün unsurlar kendi milliyetçiliklerini ortaya koyarken, Türkler de, fikir olarak bundan geri kalmamak için çalıştılar. Bu ortamda, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında, fikir olarak üç akım görünmektedir. Osmanlı’nın kurtuluşu için ortaya atılan bu fikirler, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük idi. Osmanlıcılık, Osmanlı diye anılan yapıyı bozmadan birlik ve beraberliğin devamını amaçlıyordu. Kurtuluş için de bu birliğe sıkı sıkıya bağlanmak gerekiyordu. İslamcılık ise, Osmanlı ülkesinde Müslümanların birliğine önem veriyordu. Osmanlı içindeki diğer unsurların kendi bağımsızlıkları için çalıştıklarını öne sürerek kurtuluşun dinî birlikte olduğunu söyleyenler bu fikri Osmanlıcılığa karşı ileri sürmüşlerdir. Bunun da birlik için yeterli olmadığını söyleyenler, milliyet esası üzerinde durarak Osmanlı’nın asıl unsuru olan Türklerin bir arada olmalarını, fikir, düşünce ve eylemin Türk’ün yararına düşünülmesini istiyorlardı. Türkçülük, Türk aydınları içinde geniş bir yankı uyandırdı.
Yusuf Akçura, 1904 yılında, Kahire’de “Türk” gazetesinde yayınlanan “Üç Tarzı Siyaset” adlı makaleleriyle “Osmanlılık” birleştirici bir değer olmadığını ortaya koydu. İslamcılık, Osmanlılık ve Türkçülüğün anlatıldığı makalelerde Türklüğe büyük yer verilmiş ve diğerlerinden üstün tutulmuştur.



Selanik

Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’dan sonra, Avrupa toprakları içindeki en önemli şehirlerinden biridir.
Hatta birincisidir. İstanbul’dan sonra ikinci derecede bir ticaret, liman ve kültür merkezidir.
Şehre uzaktan bakınca, mahalleler arasındaki farklılık hemen kendisini göstermektedir. Müslüman mahalleleri, fakirliklerini evlerin durumu ile göstermekteydi. Hristiyan mahalleleri de onların ekonomik zenginliklerini ortaya sermekteydi.
Doğduğu yer olarak Selanik ve gençlik yıllarını geçirdiği yer olarak Manastır, Mustafa Kemal’in hayat hikayesinde çok etkili olmuştur.
Atatürk’ün doğduğu Selanik şehri, Selanik, Kosova ve Manastır (şimdiki adı Bitola) illerinden oluşan Makedonya’nın en önemli limanı ve en büyük şehri idi.
1878 Berlin Kongresi’nden itibaren Makedonya Slav topluluklarının kendilerine ait olduğu söylenen bir bölge olmuştur. Bir taraftan Slav olmaları sebebi ile Rusların himayesine erişen Bulgarlar ve Sırplar, diğer taraftan Yunanlılar, Arnavutlar ve Romenler arasında bu bölge devamlı uyuşmazlık konusu olmuştur.
Selanik, çeşitli insanların, dinlerin, düşüncelerin, akımların kaynaştığı bir şehirdi. Bu şekilde oldukça yoğun kültür tesisleri de vardı. Koca şehirde bir tane medrese bulunuyordu. Çeşitli Rum, Yahudi, Fransız, Alman, İtalyan, İngiliz, Amerikan, Sırp ve Ermeni okulları vardı. Pek çok da Türk okulu vardı. Askeri Rüştiye, bir lise, İttihat ve Terakki Okulu, Sanat Okulu, Hamidiye Ziraat Okulu, Hukuk Okulu, İdadi (Lise) mevcuttu. Selanik’te değişik biçimde uyanık bir öğretim ve eğitim sistemi ile çocukları yetiştiren Fevziye Okulu da vardı. Bu okul Şemsi Efendi tarafından kurulmuştu. Atatürk’ün küçüklüğünde kısa bir devre de olsa bu okulda okuduğu görülür.
Selanik iyi bir kültür merkezidir. .. Canlı bir Türk basın hayatının varlığı dikkati çekmektedir. 1869’da çıkmağa başlayan Selanik, 1872’de yayınlanmaya başlayan Rumeli, daha sonraları Kadın, Bağçe, Genç Kalemler gibi gazete ve dergiler de hep burada çıkıyordu. Abdullah Fevzi Efendi’nin Muhiti Mesai, Ziya Gökalp’in idaresinde Yeni Felsefe, Ganceî Edeb, Yeni Asır gibi dergiler de Selanik’te yayınlanmıştı. Ayrıca Yahudi ve diğer azınlıkların çıkardıkları gazete ve dergilerden başka Fransızca günlük “Progrés de Salonique” ve “Journal de Salonique” gazeteleri de çıkıyordu.
Bu yüzyılın başlangıcında, Makedonya’da, ırk, din ve dilleri ayrı pek çok çeşitli insanlar yaşamaktaydı. Bulgarlar Rodop dağlarının güney yamaçlarında yerleşmişlerdi. Üsküp çevresinde Sırplar, Vardar Nehri’nin üst vadisinde de Arnavutlar vardı. Yunanlıların çoğu aşağı Makedonya’da bulunuyor, merkezi yaylalarda ise Ulahlar ile Türkler yaşıyorlardı. Kentlerde özellikle Selanik’te oldukça büyük Türk toplulukları vardı. Bunların çoğunu hükümet memurları ve ordu mensupları oluştururdu. Gene de Yunanlılar ile 15’inci yüzyılda İspanya’dan sürülen Musevilerin çocukları olan Sefardim Yahudileri nüfusun çoğunluğunu teşkil ediyordu.
Selanik Ege Denizi ile birleşen ve aynı adı taşıyan bir körfezin kenarında yer alan bir şehirdir.


Ailesi

BABASI ALİ RIZA EFENDİ

Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’dir. Eskiden, “Efendi”, toplum içinde hatırı sayılan kişilere verilirdi. Ali Rıza Efendi de, bu sıfat ile anıldığına göre, toplum içinde saygın bir kişiliği olduğunu anlamaktayız.
Ali Rıza Efendi, önce Selanik Evkaf Kâtipliğinde çalışmıştır. Bu görevde iken Selanik Asakiri Milliye Taburu’nda gönüllü olarak bulunmuştur. Bu Tabur, gerçekten vatan ve milletini seven haysiyet ve ehliyet sahibi kimselerden oluşan, ayrıca kurucu heyeti durumunda olanların oy birliği ile seçilen bir birlik idi. Bu durum, bu Tabur’un, halkın içinde saygınlığı olan, sözü dinlenen kimselerden oluştuğunu göstermektedir.
Ali Rıza Efendi, Selanik Asakiri Milliye Taburu’nda gönüllü olarak Üsteğmen rütbesi ile vazife almıştır. Ali Rıza Efendi’nin Selanik Asakiri Milliye Taburu’nda görev alması onun vatan ve millet sevgisini gösterdiği kadar, çevresinde sevilen ve sayılan kişilerden olduğunu da gösterir. Salnameye göre Ali Rıza Efendi, Taburun 2. bölüğündedir ve aynı zamanda Evkaf Kalemi’nde de ikinci kâtiptir.
Selanik İlinin 1291 (1875), 1292 (1876), 1293 (1877) ve 1294 (1878) Salnamelerinde Selanik Evkaf Kalemi İkinci Kâtibi olarak Ali Efendi’nin kayıtlı olduğu görülmektedir.
Ali Rıza Efendi daha sonra Katerin Papaz Köprüsü Rüsûmat Muhafaza memurluğunda görev almıştır. Daha sonra da kereste ticareti ile uğraşmıştır. Ticaret hayatı Ali Rıza Efendi’yi hayal kırıklığına uğratmıştır.
Efendiden bir adam ve devlet memuru olan Ali Rıza Efendi işindeki monotonluktan ve aldığı maaşın azlığı yüzünden vaktinde ödeyemediği büyük borçlardan kurtulma hayali içindeydi. Her insanın zekâsı ve sebatı sayesinde ticarette ve serbest meslekte kendisine daha iyi bir gelecek sağlayabileceğine inanıyordu. Önünde, Türkler bir memurluk edinmenin veya orduya girmenin üstünde bir şeye talip olmazken, Makedonya’nın ticaretini ellerinde tutan Yahudiler ve Yunanlılar gibi örnek vardı.
Ali Rıza Efendi bu arzusunu gerçekleştirdi ve kereste ticaretine başladı. Makedonya’nın zengin ormanları öyle acımasızca kesilmekteydi ki iklim bile belirli bir şekilde değişmişti. Ağaç gövdeleri bütün veya biçilmiş olarak, hiç rekabet tanımayacak fiyatlarla ihraç edilmekteydi. Belki Ali Rıza Efendi bu yeni işinden fazla para kazanabilecekti. Ama en kötümser bir umudu bile gerçekleştirmeden hayatı sona erdi. Karısı ve çocukları çaresiz bir durumda kala kaldılar. Ali Rıza Efendi, 28 Kasım 1893 tarihinde “barsak veremi” hastalığından kurtulamayarak vefat etti.
Ali Rıza Efendi’nin babası Firari (Kaçak) Ahmet Efendi veya diğer bir deyişle Kırmızı Hafız Ahmet Efendi’dir. Sakalının kırmızıya çalmasından kendine Kırmızı Hafız derlermiş. Ahmet Efendi’ye firari denilmesinin sebebi 1876 Mayıs’ında Selanik’te Fransız ve Alman konsoloslarının öldürülmesinden sonra sorumlu ve zanlı olması ve bundan kurtuluşun yolunu da dağlara sığınarak, Selanik’ten firar etmesinde aramış olmasından ileri gelmektedir. Bir Bulgar kızının İslam dinini seçmesini önlemek için yerli Hristiyanlar yabancı konsolosları yardıma çağırmış, bir grup Müslüman’ı kızdırmış ve tahrik sonucu konsoloslar öldürülmüştü. Büyük devletler gemilerini Selanik’e gönderince yerel yöneticiler isyanın elebaşılarını astılar.
Yedi yıl dağlarda dolaşan Ahmet Efendi’nin esas mesleği askerlikmiş. Yemen’de de uzun yıllar bulunmuş.
Kuran’ı hatmeden, ezbere okuyan kişilere “Hafız” denir. Demek ki Kırmızı Hafız Ahmet Efendi, askerliğinin yanı sıra “Hafız” dır.
Ahmet Efendi’nin eşi Ayşe Hanım’dır. Firari Ahmet Efendi ile Ayşe Hanım’ın Ali Rıza, Hafız Mehmet Emin ve Nimeti adlı üç çocukları olmuştur.
Ali Rıza Efendi’nin ailesi “evladı fatihan” yani Rumeli’nin fethinden sonra buraların Türkleştirilmesi için Anadolu’dan göçürülerek, iskân edilen “Yörük” veya “Türkmenler”dendir. Baba soyu, Aydın (Söke) veya Karaman’dan gelerek Manastır ilinin Debrei Bala sancağına bağlı Kocacık köyüne yerleştiler. Aile sonradan 1830’larda Selanik’e göç etmiştir. Ali Rıza Efendi 1839’da Selanik’te dünyaya gelmiştir. Dedesi Ahmet ve dedesinin kardeşi Hafız Mehmet’in taşıdığı “Kızıl” lakabı ve yerleştikleri nahiyenin adı olan “Kocacık”ın da gösterdiği üzere; Mustafa Kemal’in baba tarafından soyu Anadolu’nun da Türkleşmesinde önemli roller oynayan “Kızıl-Oğuz Türkmenler”inden gelmektedir.

ANNESİ ZÜBEYDE HANIM

Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım, Hacı Sofu ailesinden Feyzullah Ağa’nın kızıdır. Zübeyde Hanım’ın Langaza’da doğduğu, 13 yaşında Selanik’e geldiği Makbule Atadan tarafından ifade edilmektedir. Enver Behnan Şapolyo’ya göre ise Zübeyde Hanım Selanik’te doğmuştur.
Zübeyde Hanımın babası, Makbule Atadan’a göre Langazalı Varyemezoğlu İbrahim Efendi’dir. Aynı görüşü paylaşan araştırmacı ve yazarlar olduğu gibi Zübeyde Hanım’ın Hacı Sofu ailesinden Feyzullah Ağa’nın kızı olduğunu ifade edenler de vardır.
Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım, Makedonya, Teselya fatihlerinden bir aileye mensuptur. Anadolu’dan gelip Selanik’in Göl bölgesinde yerleşen Hacı Sofu ailesinden Feyzullah Ağa’nın kızıdır.
Zübeyde Hanım’ın ataları Konya-Karaman bölgesinden Rumeli’ye yerleşmiş Yörüklerdendir. Zübeyde Hanım Feyzullah Ağa’nın üçüncü eşi Ayşe Hanım’dan doğmuştur. 1857’de doğmuş ve 1923’te İzmir’de ölmüştür. Zübeyde Hanım’ın Hasan ve Hüseyin isminde iki erkek kardeşi vardı. Hüseyin Ağa Atatürk’le Makbule Hanım’ı koruyan ve büyüten kişidir. Zübeyde Hanım’ın kocası Ali Rıza Efendi erken yaşta ölünce, Hüseyin Ağa Selanik’e gelerek “bu ömürsüz adamla seni evlendiren ben oldum. Bundan sonra size ben bakacağım, bu çocukları ben büyüteceğim” diyerek, kardeşi ile iki yeğenini Selanik civarında bulunan Rapla çiftliğine götürmüştür. Atatürk’ün dayısı Hüseyin Ağa yiğit ve cesur bir adamdı. Dayısı, Mustafa’ya cesaretini artırmak için silah atmağa talim ettirmiştir.
Zübeyde Hanım, beyaz tenli, açık sarı saçlı, yüksek iradeli, sağduyu sahibi, sağlam karakterli, dindar, beş vakit namazını kılan sofu bir hanımdı. Annesi Zübeyde Hanım’ın dindarlığı, Atatürk’e ülkücü insan kişiliğini kazandırmıştır.


KARDEŞLERİ

Mustafa Kemal’in iki ağabeyi, bir ablası ve iki bacısı vardı. Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım’ın çocuklarının adları şöyledir:
1) Fatma (1871-1875),
2) Ahmet (1874-1883),
3) Ömer (1875-1883),
4)Mustafa (Kemal Atatürk) (1881-1938),
5) Makbule (Boysan Atadan) (1885-1956),
6) Naciye (1889-1901).
Mustafa Kemal’in kardeşlerinden Fatma dört, Ahmet dokuz, Ömer sekiz yaşlarında, o senelerde Rumeli’yi kasıp kavuran salgın halinde ölüm saçan kuşpalazı (difteri) hastalığına yakalanarak çocuk yaşlarında ölmüşlerdir. Mustafa Kemal ise bir şans eseri olarak hastalığa yakalanmadan bu salgını atlatmıştır. En küçükleri Naciye on iki yaşında gözlerini hayata kapadı. Mustafa Kemal Atatürk, Selanik Askerî Rüştiyesi’nden itibaren hayatı boyunca dostlukları ve arkadaşlıkları devam etmiş olan Fuat Bulca’ya bir gün şöyle demişti: “Kardeşlerimin arasında en sevdiğim Naciye’ydi. Çocuk yaşının üstünde hisli, duygulu ve öğrenmeye meraklıydı. Ben Harbiye’ye giderken kitaplarımı istemişti. Annemden onu okutmasını istemiştim. Ne ablam Fatma’yı, ne ağabeylerim Ahmet ve Ömer’i hatırlayamıyorum. Son ikisi aynı yıl, 1883’te ben iki yaşında iken ölmüşler. Naciye, annem gibi sarışın, mavi gözlü, duru beyaz tenli idi. Tipik bir Yörük kızıydı. Makbule’ye hiç benzemezdi.”


Okula Başlaması

Mustafa (Kemal) 1887 yılında okula başladı. Bu başlama, anne ve babası arasında bazı fikir ayrılıklarına sebep oldu. Annesi, oğlunun “Mahalle Mektebi”ne gitmesini istiyordu. Onun isteği ve hayali, oğlunun merasim alayı ile okula başlaması idi. Bir anne olarak, renkli bir olayla, hatırlanması kolay ve insana gurur veren bir törenle okula başlamasını istiyordu. Babası ise oğlunun yeni tarzda eğitim almasını istiyordu. Bu yolda açılan Şemsi Efendi’nin okuluna göndermek istiyordu. Sonuçta, anne ve babasının birleştiği bir ortak nokta vardı: Çocuklarının okuması.
Ali Fuat Cebesoy, Mustafa Kemal’in okula başlaması konusunda şunları anlatmaktadır:
“Mustafa Kemal okul çağına gelince, Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım arasında anlaşmazlık baş gösterdi. Zübeyde Hanım eski geleneklere sadık kalınmasını istiyor, oturdukları Hoca Kasımpaşa semtine yakın olan mahalle mektebine girmesini ve ilahiler ile elifbaya başlamasını ileri sürüyordu. Babası ise, ileri fikirli bir zattı. Şemsi Efendi’nin, o zamana göre yeni metotla öğretim yaptığı okula vermek için diretiyordu. Atatürk bu olaydan bahsederken bize şunları söylemişti:
“Annemle babam arasındaki anlaşmazlık epeyce sürdü. Araya halam Emine Hanım da girdi. Pek mühim bir mesele imiş gibi diğer akrabalar da işe karıştılar. Fakat benim fikrimi soran olmadı. Nihayet hal çaresi bulundu. ...”
Mustafa Kemal, okula başlaması ile ilgili hatıralarını şöyle anlatmaktadır:
“Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şey, okula gitmek meselesine aittir. Bundan dolayı anamla babam arasında şiddetli bir mücadele vardı. Annem, ilahilerle okula başlamamı ve mahalle okuluna gitmemi istiyordu. Gümrük Muhafaza’da memur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsi Efendi Okulu’na devam etmemi ve yeni usul üzerine okumama taraftardı. Sonunda babam işi mahirane bir suretle çözümledi. Evvela alışılmış merasimle mahalle okuluna (Fatma Molla Kadın Mektebi’ne) başladım. Bu suretle annemin gönlü yapılmış oldu.
Birkaç gün sonra da mahalle okulundan çıktım. Şemsi Efendi okuluna kaydedildim.”
Ali Fuat Cebesoy, bu konuda şunları da eklemektedir:
“Yıllar sonra birer kurmay subay olarak Selanik’te bulunduğumuz zaman her iki okulu da birlikte ziyaret etmiştik. Mahalle mektebinin kapısında koskoca bir kilit vardı. Anlaşılan kapanmıştı. Mustafa Kemal:
“İsabet olmuş.” dedi.
Oğlu Mustafa’ya “Adam olmak için okumak, öğrenmek şarttır. Başka çare yoktur.” diyen Ali Rıza Efendi, geniş görüşlü modern düşünceli, yeniliklere açık aydın bir insandı. Mustafa’yı mahalle mektebinden alarak, çağdaş bir eğitim kurumu olan Şemsi Efendi Okulu’na vermesi de onun yenilikçi, parlak kişiliğini göstermektedir.


Askeri Ortaokulu Bitirmesi Öğretmeni Hasan Bey

Mustafa Kemal, Selanik Askerî Rüştiyesi’ni (Ortaokulu’nu) bitirdi. Mustafa Kemal 43 mevcutlu son sınıfını, bütün derslerinden geçme tam notu olan (birinden 43 almıştır) 45 alarak dördüncü olarak mezun oldu. Mustafa Kemal okulu bitirdiğinde 15 yaşında idi.
Mustafa Kemal, okulu bitirdikten sonra İstanbul’a gitmek istiyordu. Orada Kuleli Askerî Lisesi’ne girmek ister. Bu isteğinde iki önemli etken vardır: Birincisi, annesinin ikinci evliliğini içine sindirememesidir. Çocuk yaşta babasını kaybetmenin acısını daha yatıştırmadan annesinin bir başkasıyla evlenmesini anlayamamış, kabullenememiştir. Üvey babası da evde olunca, bundan kaçış, kendini uzaklara atış hissiyle İstanbul’u tercih etmiştir. İkincisi, İstanbul’un başkent olması, Kuleli’nin belli bir şöhretinin bulunmasıdır.
Son sınıf sınavları yapılmaktadır. Vatansever bir kurmay subay olan Hasan Bey, birçok defa Rüştiye’ye mümeyyiz olarak gelmiştir. Bu görevleri sırasında, öğrenciler arasında dikkatini çeken Mustafa Kemal olmuştur. Onunla ilgilenmiştir. Hasan Bey, böyle bir anda, Mustafa Kemal’e lise öğrenimini nerede yapacağını sormuş, İstanbul’a gideceğini söyleyince:
“-Hayır,” demiş. “Manastır’a gidin. Daha iyi yetişirsiniz.”
Mustafa Kemal, başarılı bir öğrencidir. Öğretmenler, okuldaki ve sınıflarındaki başarılı öğrencileri konuşmaktan büyük zevk duyarlar. Mustafa Kemal’in başarı durumu, öğretmenleri arasında da konuşulan bir konudur. Öğretmenlerin, ders vermenin dışında, kendilerini sorumlu tuttukları bir diğer konu da, öğrencileri daha çok başarılı olabilecekleri okullara yönlendirebilme tutkusudur. Selanik Askerî Rüştiyesi’nde bu görevi Hasan Bey yapmıştır. Onun İstanbul hevesini ve hülyasını engellemiştir. İstanbul’da, iyi bir okul ortamı, kaliteli öğretmenlerin bulunduğunu biliyordu. İstanbul, Osmanlı Devleti’nin başkentidir. Ticaretin, kültürün ve her şeyin merkezi idi. Ancak, öğretmen Hasan Bey, bu genç dimağların İstanbul’un diğer yüzünde; eğlence dünyasında, gösteriş ve ciddiyetten uzak ortamında kaybolmalarından korkmuştur. Manastır’da bu ortamlarla karşılaşmayacakları için ve buradaki okulda iyi bir eğitim düzeyi bulunduğu için daha iyi yetişeceklerine inanmıştır. Bu yönlendirme ile Mustafa Kemal’in hayat çizgisi, Manastır’a doğru çizilmiştir. Mustafa Kemal de Hasan Bey’in bu öğüdünü tutmuştur.


İlk Sevgi

Mustafa Kemal, derslerde çok başarılı olunca, çevredeki komşu çocuklarına ders de vermekteydi. Bunlardan birisi, bir komşu kızı idi. Komşuluktan öte Merkez Komutanı’nın kızı idi. Bu kıza ders verdiği saatler, Onun duygu dünyasını değiştiren, bir gizli aşk yaşamasına sebep olan saatler oldu. Konuşmadan, açık açık aşk ilan etmeden ve sadece gözlerin, duyguların dile geldiği saatler...
Zübeyde Hanım anlatır:
“-Mustafa’m, Muhsin Bey’in oğluna ders verdiği gibi, komşumuz Merkez Komutanı Şevki Paşa vardı. Onun da kızına ders vermeye başlamıştı. Bereket versin ki dersi o kadar uzatmadılar. Kendisi Manastır İdadisi’ne gitti, bu ders de öylece yarıda kesildi!” diyerek, Atatürk’ün çocukluk çağındaki aşkından bahsederdi.
Validelerinin bize anlattığı bu hikayeleri Atatürk de bizimle beraber dinler ve şöyle derlerdi:
“-Hatırlarım: Hakikaten çocukluğumda iyi giyinmeyi çok severdim. Şemsi Efendi mektebine giderken bana giydirdikleri şalvar üzerine sardıkları kuşak beni çok sinirlendirirdi. Bilemezsiniz, ne zaman ki Askerî Rüştiye mektebine girip de mektebin resmî üniformasını giydim, işte o zaman adeta benliğime hakim olmuşum gibi bana bir his, kendime bir kuvvet geldi. Bu elbiseyi gittiğim zaman onbeş on altı yaşında idim. Annemin dediği gibi Şevki Paşa’nın kızına ders vermek için evlerine giderdim. Bir aralık kıza aşık oldum. Fakat ders harici hiçbir şey görüşmezdim. Nadiren pek müstesna zamanlarda bir iki kelime söylemek fırsatını bulurdum. Manastır İdadisi’ne gittikten sonra tabiatıyla her şey unutuldu.”
Kılıç Ali’nin anlattığına göre, “O zamanki Atatürk’ün arkadaşlarının ifadelerine göre bu kızcağız da o çocukluk çağında Atatürk’ü severmiş ve ölünceye kadar da kimseyle evlenmemiş.
Ne hazindir ki Atatürk, Erkânıharp zabiti çıktıktan sonra bir kaza neticesinde yüzünün güzelliğini kaybederek tanınamayacak hale geldiğini duyduğu kızcağızı hastanede yatarken ziyaret etmiş ve kendisine izdivaç (evlenme) teklifinde bulunmuş. Fakat ne yazık ki o aralık kızın ömrü vefa etmemiş, ölmüş.”


Fransızca Öğretmeni Nakiyüddin Bey

Selanik Askerî Rüştiyesi’nde, Mustafa Kemal’e özel ilgi gösteren öğretmenlerinden birisi de, Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Nakiyüddin Bey’dir. Atatürk’ün 22 Eylül 1924’de Samsun’da öğretmenlerin verdiği bir çayda Nakiyüddin Bey ile karşılaşmıştır. Öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmada, Askerî Rüştiye’de Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Nakiyüddin Bey’i saygı ile dile getirerek “Bana henüz iptidai şeyleri öğretirken istiklal için ilk fikirleri de vermişti” demişti.
Atatürk, 22 Eylül 1924 günü Samsunlu öğretmenlerin verdiği çaya katılarak şu konuşmayı yapmıştır:
“Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir. ...
Söz söyleyen arkadaşlarımızdan biri bana nereden ilham ve kuvvet aldığımı sordu. Bu suale kısa bir cevap vermek isterim. Diyebilirim ki, bugünkü intihabı düne, maziye medyunuz. Herhalde babalarımızın, analarımızın, mürebbilerimizin ruh ve dimağlarımızın inkişafında feyizli tesirleri vardır. Gerçi biz, belki burada bulunanların kâffesi dünyaya geldiğimiz zaman bu topraklar üzerinde yaşayanlarla beraber, kahhar bir istibdadın pençesi içinde idik. Ağızlar kilitlenmiş gibi idi. Muallimler, mürebbiler yalnız bir noktayı dimağlarda yerleştirmeğe mecbur tutulmakta idi. Benliğini, her şeyini unutarak bir heyulâya boyun eğmek, onun kulu, kölesi olmak. Bununla beraber tahattür etmek lazımdır ki, o tazyik altında dahi, bizi bugün için yetiştirmeğe çalışan hakiki ve fedakâr muallimler, mürebbiler eksik değildi. Onların bize verdikleri feyiz elbette esersiz kalmamıştır. Şimdi burada bir zatı aliye tesadüf ettim. O, benim rüştiye birinci sınıfında muallimim idi. Bana henüz iptidai şeyler öğretirken istikbal için ilk fikirleri de vermişti. Efendiler, izah etmek istiyorum ki, ilk ilham ana baba kucağından sonra mektepteki mürebbinin lisanından, vicdanından, terbiyesinden alınır. Bu ilhamın mazharı inkişaf olması, millet ve memlekete hizmet edebilecek kudret ve kabiliyetini bahşedebilmesi için millet ve memlekete büyük, derin alaka yaratan fikir ve duyguların membaı bizzat memleket ve millettir. ...
Binaenaleyh Efendiler; arkadaşımızın sorduğu ilham ve kuvvet membaı milletin kendisidir. Milletin müşterek temayülünü, umumi fikiri olduğunu münkir olanlar da vardır. Bu gibileri cümleniz çok işitmişsinizdir. Memleketimizin ve milletimizin başına gelmiş olan bunca felaketler hiç şüphe etmemelidir ki, bu gafil insanların memleketin talih ve iradesini ellerinde tutmuş olmalarından ileri gelmiştir.
... Son söz söyleyen hoca efendinin beyanatından mülhem olarak arzedeyim ki, en mühim, en esaslı nokta terbiye meselesidir. Terbiyedir ki, bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, ali bir heyeti içtimaiye hâlinde yaşatır, ya bir milleti esaret ve sefalete terkeder.
..........
Efendiler; millî terbiyenin ne demek olduğunu bilmekte artık bir gûna teşevvüş kalmamalıdır. Bir de millî terbiye esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da millî yapmak zarureti gayri kabili münakaşadır. ...”
Selanik Askerî Rüştiyesi’nde 1908’e kadar yirmi yıl Fransızca öğretmenliği yapan Nakiyüddin Bey, genç
Mustafa Kemal’e bir taraftan gelecekle ilgili fikirler verirken, bir taraftan da “sen bu Fransızca’nın peşini bırakma” öğüdünde bulunmuştur.
Nakiyüddin Bey, 1906 yılının Eylül ayında Selanik’te kurulan “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti”nde kurucu olarak bulunmuştur.
Örgütün kuruluşunu Mithat Şükrü’nün anılarından okuyalım:
“... ‘Beş Çınar’ bahçesine gittiğimde arkadaşların da orada olduğunu gördüm. Hepsi benim gibi heyecan içinde idi.
İlk sözü alan Talat Bey oldu. Karar verdiğimiz günden beri düşündüğünü ve nihayet bir isim bulduğunu söyledi. Cemiyetimizin adı “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti” olacaktı....”
Mustafa Kemal’in Şam’da kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin Selanik Şubesi’nin kuruluşunda, öğrencisi Mustafa Kemal ile birlikte olmuştur. Ona destek olmuştur. Burada, Mustafa Kemal’in “istiklal için ilk fikirleri vermişti” sözünün fikirden uygulamaya katılışını görmekteyiz. Bu “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti”, daha sonra Mustafa Kemal’in kurduğu “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” ile birleşti. Her iki cemiyet içinde aynı kişiler olunca, cemiyet birleşmişti. Bu birleşmeden, Mustafa Kemal’in sonradan haberi oldu. Bu birleşmeden sonra ortaya çıkan yeni cemiyet, meşhur “İttihat ve Terakki” adını alacaktır.


Manastır

Dağların eteğinde yüksek bir yaylada, Romalılardan kalma Egnatia Yolu üzerinde yer alan Manastır, önemli bir ticaret, yönetim ve ordu merkeziydi. Demiryoluyla Selanik’e bağlıydı ve batıda Makedonya ile güneyde Yunan sınırına kadar uzanan bölgenin en büyük kentiydi.
Manastır, Selanik’ten sonra Makedonya’nın ikinci önemli şehri idi. Yüksek dağların eteğinde Dragon’un kıyısında kurulmuştu. Adriyatik üzerinde Arnavutluğun bir limanı olan Burres’i (Draça) Üsküp, Edirne ve Selanik ile birleştiren yolların kavşağında bulunduğu için son derece büyük bir stratejik önemi vardı. .. İmparatorluk hükümeti bu kilit noktasına bu sebeple özel önem veriyordu ve diğer askerî tesislerin yanında buraya bir de askerî lise yerleştirmişti.
Bu okulda Mustafa Kemal, karakterini geliştirdi ve kişilik kazandı. Doğduğu şehrin karışık ve kozmopolit yapısından bilinçsizce aldığı bütün etkiler, yaptığı geniş tarih öğrenimi sayesinde burada açıklığa kavuştu. Kesin bir gözlem ile güçlü bir irade karışımını ifade eden tavır ve hareketleri, bundan sonra kendi kişiliğine derinliğine bakan ve kendisi ile tartışan bir düşünce adamının özelliklerini kazandı.
Atatürk’te hürriyet ve milliyetçilik fikirlerinin oluşmasında yaşadığı çevrenin geniş etkisi olmuştur. Manastır Askerî Lisesi onu fikirlere yöneltmiştir. Atatürk’te şiir ve edebiyat merakı da burada başlamıştır. Bunda arkadaşı Ömer Naci’nin de etkisi olmuştur. Türk tarihine merakı Manastır Askerî İdadisi’nde başlar. Tarih araştırmaları bir taraftan Atatürk’te milliyetçilik fikirlerini geliştirirken, diğer taraftan da geçmişin hazinesi olan tarihten yararlanarak siyasi, sosyal olayları çözümlemede Atatürk’e yardımcı malzeme olarak kullanma fırsatını vermiştir.


Namık Kemal

Namık Kemal, büyük bir şairimiz, fikir ve siyaset adamımızdır. Abdülaziz ve II. Abdülhamit devirlerinde istibdada karşı amansız savaşmış,ateşli yazılarıyla millette hürriyet aşkını uyandırmıştır. Onun için “Hürriyet Şairi” ve “Vatan Şairi” diye anılır. Mustafa Kemal Atatürk, Namık Kemal için “Hislerimin babası” demiştir.
Namık Kemal 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğdu. Asıl Mehmet Kemal’dir. Babası Mustafa Asım Bey, I. Abdülhamit’in Müneccimbaşı’sıdır. Annesi Fatma Zehra Hanım, Koniçalı Abdüllatif Paşa’nın kızıdır. Dedesi Abdüllatif Paşa, o sırada, Tekirdağ Mutasarrıfı idi. Namık Kemal’e dedesi bakmıştır. 1845 yılında, dedesinin tayini sebebiyle Tırhala’dan Afyon’a gelmişlerdir. İki sene burada kalmışlardır. Dedesinin isteği üzerine Afyon Mevlevî Dergâhı neyzenbaşı Coşkun Dede’den sema çıkarttı. Başarısı takdir topladı. Ayrıca Afyon Müftüsü Buharalı Abdülvahit Efendi’den ders almıştır.
8 yaşında annesini kaybetti. Kısa bir süre sonra İstanbul’a geldiler Burada Beyazıt Rüştiyesi’ne yazıldı. Üç ay burada okudu. Dokuz ay da Valide Mektebi’nde okudu. Çığır açan ve bir çağa adını veren Namık Kemal, düzgün bir öğrenim görmek imkânını bulamadı.
13 yaşında dedesiyle Kars’a giden ve orada bir buçuk yıldan fazla kalan Namık Kemal’de, hamasî ruhun, millî serhat ruhunun uyanışında Kars, önemli bir durak noktasıdır. Karslı şair ve aşıkların yazdıkları millî, vatani ve koçaklık şiirleriyle ilk teması Kars’ta olmuştur.
İstanbul’a dönünce, babası Arapça ve Farsça’sını ilerletmek için öğretmenler tuttu. Birlikte tarih çalıştılar. Dedesi Abdüllatif Paşa, Sofya Kaymakamlığı’na atanınca, babası da kayınbabasının ısrarıyla Filibe Mal Müdürlüğü’nü kabul etti. Namık Kemal, yine dedesinin yanında kaldı.
Namık Kemal’in hayatında Sofya’nın önemli bir yeri vardır:
1) Fikri gelişmesi artmış; okumaya ve yabancı dillere hevesi çoğalmış; Arapça ve Farsça yanında Fransızcayı da öğrenmiştir.
2) Şiirle esaslı şekilde uğraşmıştır. Burada bir “divan” dolduracak kadar şiir yazmıştır.
3)Adı Mehmet Kemal idi, burada Namık Kemal oldu.
4) Sofya’da evlendi.
Ona “Namık” mahlasını İstanbul’un tanınmış şairlerinden Eşref Paşa verdi. 1856 yılında 16 yaşında evlendi. Eşi, Niş Kadısı Mustafa Ragıp Efendi’nin kızı Nesime Hanım’dır. İki kızı ve bir oğlu oldu. Feride, Ulviye ve Ali Kemal Bolayır.
1857 yılında dedesi görevinden alınınca İstanbul’a döndüler. 1858’de büyükannesini, 1859’da da dedesini kaybetti.
Namık Kemal, İstanbul’da Tercüme Odası’na girdi. Burada bazı önemli şairlerle tanıştı. Namık Kemal, bunlardan faydalanmış, eski şiirimizi daha yakından tanımıştır. Bilhassa Leskofçalı Galip Bey’in etkisinde kalmıştır. Bu eski şairlerin hepsi içkiye düşkün olduğu için,onların peşine düşen Namık Kemal de içkiye alışmıştır.
Şinasi ile tanıştı. Üslup konusunda ondan faydalandı. Mizaç ve karakter bakımından birbirine zıt olan yaradılışta olan bu iki şahıs kolayca anlaştılar. Yeni fikirlere karşı ilgi uyandırmak, iç ve dış politika hakkında bilgi vermek, siyasî şahsiyetlere tanıtmak suretiyle Şinasi’nin Namık Kemal’e yardımları dokundu.
Namık Kemal 1862 yılında Tasvir-i Efkâr gazetesine girdi. Şinasi, 1865’te ikinci defa Paris’e gittiği zaman gazeteyi Namık Kemal’e bıraktı.
Tasvir-i Efkâr, Namık Kemal’in elinde bir politika organı haline geldi. Pervasız bir eda ile makaleler yazıyordu. İlk şiiri ve Montesquieu’den yaptığı ilk tercümesi de bu arada Mir’at dergisinde yayınlandı.
1865’te, memlekette devrin şartlarına uygun bir anayasa yapılmasını sağlamak, meşrutî bir idare kurmak ve bir Millet Meclisi meydana getirmek amacıyla kurulan İttifak-ı Hamiyet, Jön Türkler, Türkistan’ın Erbab-ı Şebabı, Genç Osmanlılar adlarıyla da anılan ve gizli faaliyette bulunan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ne girdi.
Bu gizli cemiyetin varlığı hükümet tarafından öğrenildi. Ali Suavi ve Ziya Paşa’nın Muhbir gazetesinde, Namık Kemal’in Tasvir-i Efkâr’da hükümete dokunan yazılar yazması sonucu gazeteleri kapatıldı. Ali Suavi Kastamonu’ya sürüldü. Ziya Paşa Kıbrıs Mutasarrıflığı’na tayin olundu. Namık Kemal de Erzurum Vali Yardımcısı oldu.
Namık Kemal yeni görevine gitmedi. 17 Mayıs 1867 günü gizlice Avrupa’ya kaçtı. Burada üç yıl kaldı. Felsefe, sosyoloji, hukuk, ekonomi ve edebiyat alanlarında bilgisini geliştirmeye çalıştı.
Paris, Londra, Brüksel, Viyana... Yeni Osmanlıları madden destekleyen Prens Mustafa Fazıl Paşa yardımını kesmişti. Hükûmet de dönmeleri için izin vermişti. Namık Kemal, 24 Kasım 1870’te İstanbul’a döndü.
Namık Kemal’in hayatının en önemli kısmı, Avrupa dönüşüdür. Türkçede ilk mizah dergisi Diyojen’de mizahi yazıları ve İbret gazetesindeki makaleleriyle mücadeleye atılışı bu zamandadır.
Beş arkadaş beraber İstikbal adında bir gazete çıkarmak istedi ancak izin alamadı. Diyojen de kapandı. Bunun üzerine beş arkadaş, Aleksan Sarrafyan adlı bir Ermeni’nin sahibi olduğu İbret gazetesini kiraladılar. İlk sayısı 13 Haziran 1872 günü yayınlandı. 19 gün sonra hükümet tarafından dört ay süreyle kapatıldı. Yazarlar bir memuriyetle İstanbul dışına gönderildiler. Namık Kemal Gelibolu Mutasarrıflığı’na gönderildi.
Gelibolu’da üç ay kaldı. Burada bazı yolsuzlukların üzerine gidince 11 Aralık 1872’de görevinden alındı. 25 Aralık’ta İstanbul’a geldi. Namık Kemal bir süre BM imzasıyla yazılar yazdı. Daha sonra “Kemal” imzasıyla yazmaya başladı. Edebiyatta “Namık”, siyasette “Kemal” idi.
İbret gazetesi tekrar kapatılınca kendini tiyatroya verdi. Gelibolu’da başladığı “Vatan Yahut Silistre” piyesini tamamladı. Bu piyes, 01 Nisan 1873 Salı günü Güllü Agop tiyatrosunda oynanmağa başladı. Piyesin halk üzerindeki tesiri çok kuvvetli oldu. Heyecana kapılan halk, Namık Kemal’i sahneye çağırdı. Tiyatroda olmadığı anlaşılınca İbret gazetesine gittiler ve bir teşekkür mektubu bıraktılar. Bu mektup İbret gazetesinde yayınlandı. Ertesi gün piyesin oynanmasıyla ilgili bir yazı yayınlandı. Bu gelişmeler,hükümeti kuşkulandırdı ve 05 Nisan 1873’te son defa olarak kapandı. 06 Nisan günü de Namık Kemal, Hacı Nuri, Ahmet Mithat, Bereketzade İsmail Hakkı, Ebüzziya Tevkif olundular. Bunlar Rodos ve Akka’ya sürüldüler. Namık Kemal de Kıbrıs Magosa’ya sürüldü. Burada 38 ay kaldı.
30 Mayıs 1876’da Abdülaziz tahttan indirilip yerine V. Murat getirildi. Bu işe önayak olan Mithat Paşa da Sadrazam olmuştur. Bu yeni dönemde sürgünler af edildiler. Namık Kemal, 07 Haziran 1876’da İstanbul’a döndü. Ziya Paşa ile birlikte Şura’yı Devlet’e üye oldular. V. Murat’ın akıl hastası olduğu anlaşılınca Kanunu Esasi’yi ilan edeceğini vaat eden II. Abdülhamit Padişahlığa getirildi. Namık Kemal ve Ziya Paşa Kanunu Esasi’yi hazırlayacak komisyona girdiler.
II. Abdülhamit meşruti idare isteyenlere cephe aldı. Mithat Paşa’yı memleket dışına sürdü. Ziya Paşa Suriye Valiliği’ne gönderildi. Namık Kemal’in bir sözü bahane edilerek hapsedildi. Mahkemeye çıktı, beraat etti. Sonunda, 1877’de maaşı ödenmek suretiyle Midilli adasında ikâmete memur edildi. 1879 Nisan’ında ise Midilli Mutasarrıfı yapıldı. Burada beş yıl kaldı. Magosa’dan sonra eser bakımından en dolgun yılları bu Midilli ikâmeti yıllarıdır.
Midilli’de Rumlarla anlaşamayınca Rodos’a gönderildi. Midilli’de zatürre olmuştu. Rodos’ta bu hastalığı arttı. Hastalığına rağmen Osmanlı Tarihi’ni yazmaya başladı. İstanbul’dan sonra ilk idadi Rodos’ta açıldı. Yollar yapıldı, okullar açıldı. Ada güzelleşti. Halk, Namık Kemal’in yönetiminden memnundu. Burada üç yıl kaldı. Buradan Sakız adasına atandı.
Sakız adasında Osmanlı Tarihi’ni yazmaya devam etti. Kitabın giriş bölümü yayınlandı. Ancak, jurnal edilince kitabın basılması yasak edildi. Mevcut nüshalar toplatıldı. Bu Olay, Namık Kemal’i çok üzmüştür. Sakız adasının rutubetli havası da yaramamıştı. İkinci defa zatürreeye tutuldu. 02 Aralık 1888 Pazar günü vefat etti.
Namık Kemal’in fikri gelişmesi üçlü bir tesirin sonucuna bağlanabilir: Fransızca’yı öğrenmesi, Şinasi ile tanışması ve Avrupa’yı görmesi.
Vatan, millet, hürriyet ve istiklal kelimelerini fikir hayatımıza sokan, bunları bir sistem halinde ifade eden ilk düşünürümüzdür. Namık Kemal, bir ülkü ve dava adamımızdır. Şuurlu bir Türkçü ve milliyetçidir. O, “Osmanlı milleti” veya sadece “millet” derken, yalnız “Türk”ü düşünüyordu. Fakat, İmparatorluğun “parça bohçası”na benzeyen durumu, “Türk” kelimesini her zaman ve açıkça söylemek imkânı vermiyordu.
Namık Kemal, şiir yazmağa 13-14 yaşlarında iken Kars’ta başladı. Namık Kemal’in şiirle en fazla uğraştığı yıllar, Sofya’dan İstanbul’a dönüş yılı 1857’den Avrupa’ya gidişine, 1867’ye kadar geçen on yıldır.
Modern manada ilk gazetecimiz, “yani bir mesele hakkındaki şahsi fikirlerini beyan eden” ilk yazarımız Namık Kemal’dir.
Mir’at, Tasvir-i Efkâr, Muhbir, Hürriyet, Basiret, Diyojen, İbret, İttihat, Sadakat, Vakit, Muharrir, Mecmua-i Ebüzziya gibi gazete ve mecmualarda yazdı. Bunlardan üçünde (Tasvir-i Efkâr, Hürriyet, İbret) fiilen gazetecilik yaptı, gazete çıkardı.
Namık Kemal tiyatroyu diğer edebiyat türlerine tercih eder.

Mehmet Emin Yurdakul

Mehmet Emin Yurdakul, 13 Mayıs 1869 yılında İstanbul’da, Beşiktaş’ta doğdu. Babası Salih Reis balıkçılıkla geçiniyordu. Annesi Emine Hanım da köylü bir aileye mensuptu.
“Saray Mektebi” adıyla anılan Sübyan Okulu’na başladı. Üç yıl sonra Beşiktaş Askerî Rüştiyesi’ne (Ortaokulu’na) başladı. Burayı bitirince Mülkiye Mektebi’ne geçti ve 18 yaşında tasdikname alarak ayrıldı.
Genç yaşta memurluğa başladı. Babıâli Sadaret Dairesi Evrak Odası kâtipliğine girdi. İki yıl sonra da Hukuk Mektebi’ne yazıldı.
Mehmet Emin, ilk eserini bu sıralarda verdi. 1890’da “Fazilet ve Asalet” adlı ve Abdülhak Hamit, Recaizade Ekrem, Muallim Naci gibi tanınmış sanatçıların övgü dolu takrizlerinin de bulunduğu bu kitabını Sadrazam Cevat Paşa’ya takdim etti. Cevat Paşa,eseri çok beğendi. Gümrük Müdürü Hasan Paşa’ya tavsiye edince, o da Mehmet Emin’i Rüsumat Tahrirat Kalemi Müsevvitliği’ne getirdi. Çalışkanlığı sayesinde sevildi; birkaç yıl içinde evrak müdürlüğüne yükseldi.
Mehmet Emin, genç ruhunda, ilk şiirlerindeki fikir örgüsünde, 1892’de İstanbul’a gelen Cemaleddin Efgani’nin etkisi olmuştur. Ancak, Mehmet Emin, hayatının sonlarına doğru verdiği bir beyanatta, kendisindeki milliyetçilik ve Türkçülük şuurunun böyle bir tesirle açıklandığına üzüldüğünü söylemişti.
Bir taraftan halk içinden yetişmiş olması, diğer taraftan devamlı olarak halkın dert ve ıstıraplarıyla yoğrulması ve bunların üstünde, memleketin gönül üzücü manzarası onu bir çok duygularla, düşüncelerle dolduruyordu. Fakat istibdat idaresi böyle acı ve gerçek konulara dair konuşmayı ve yazmayı menetmişti. Buna rağmen Mehmet Emin, 1897’de Yunan Savaşı’nın başlayacağı sıralardaki gergin havada çok büyük yankılar uyandıran ilk şiirini yayınladı. Selânik’te Asır gazetesinde yayınlanan ve büyük bir inancın heyecanını taşıyan “Ben bir Türk’üm! Dinim, cinsim uludur / Sinem, özüm ateş ile doludur” diye başlayan manzume onun adını bütün memlekete yayıverdi.
Bundan bir iki yıl sonra Maarif Nezareti’nin (Millî Eğitim Bakanlığı) izniyle dokuz manzumesini ihtiva eden “Türkçe Şiirler” isimli eserini yayınladı. Ebüzziya matbaasında parlak kâğıda, çiçek motifleri ve resimlerle zarif bir şekilde basılan eser edebiyat çevrelerinde dikkati çeken bir olay oldu.
Şairin okuyucularına “Çoban armağanı, çam sakızı” sözleriyle sunduğu eserin başında, zamanın üstat tanınan şairleri, edipleri tarafından kaleme alınmış mektuplar da vardı. Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamit, Şemsettin Sami, Rıza Tevfik, Fazlı Necip genel olarak Mehmet Emin’in takip ettiği yolu beğeniyorlar; bu arada hece vezni ve sade dil hakkındaki şahsi görüşlerini belirtiyorlardı. Rıza Tevfik, uzun mektubunun bir yerinde şöyle söylüyordu: “Siz Türklüğe hakkıyla aşinasınız... Zihninizdeki efkârın tevellüdü, gönlünüzde hissiyatın tecellisi aslen Türkçe oluyor. Türk olarak düşünüyorsunuz. Türk olarak duyuyorsunuz.”
Türk Edebiyatı ile uğraşan Batı bilginleri de onun açtığı çığırı tasvip ediyorlar, hakkında teşvik edici yazılar yazdılar. “Osmanlı Şiirinin Tarihi” yazarı meşhur İngiliz Gibb, Mehmet Emin’e yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Siz geldiniz ve ne doğuya, ne batıya bakarak kendi vatandaşlarınızın gönlünü okudunuz ve bunların hissiyatını kendi dilleriyle edibane bir tarzda arz ettiniz. Fikri acizanemce Türk şiirinin doğru mazmunu ile doğru tarzı ifadesini siz buldunuz.”
Mehmet Emin’in şiirlerini beğenenler arsında Strasbourg Üniversitesi profesörlerinden Horn ile Rus Türkologlar’ından Minorski de vardı. Minorski, “Türkçe Şiirler”i Rusça’ya çevirerek 1903’te yayınlamıştır.
Mehmet Emin’in bu kitabı Türklük aleminde de ilgi uyandırdı. İsmail Gaspıralı 1899 Mart’ında Kırım’dan yazdığı mektupla Mehmet Emin’i kutlamıştır.
Mehmet Emin Yurdakul, bundan sonra Servet-i Fünun İzmir’de çıkan Muktebes, Selânik’te Çocuk Bahçesi dergilerine de şiirler gönderdi.
Mehmet Emin Yurdakul, 1907 yılında İttihat ve Terakki ile gizli ilişkisi yüzünden Erzurum’a sürüldü. Meşrutiyet ilan edilmeden pek az önce Gümrük Müdürü olarak Trabzon’a nakledildi.
Yeni hükûmet onu İstanbul’a çağırdı. Kendisine Matbuat Umum Müdürlüğü görevi teklif edildi; kabul etmedi. Bahriye Nazırlığı Müsteşarı yaptılar; intibak edemediği için bu görevde 26 gün kaldı. Bundan sonra Mehmet Emin, Hicaz ve Sivas Valiliği’ne atandı.
Mehmet Emin Yurdakul, devlet işinde daima prensiplere, vicdana, adalete uyduğu için çok defa hükûmeti memnun etmekten uzak bir idare adamı oluyor, kanunsuz keyfî bir iş onu görevinden bezdirecek kadar üzüyordu. Nitekim böyle bir sebeple Sivas Valiliği’nden istifa ederek İstanbul’a döndü.
İstanbul’da ilk işi Türk Yurdu dergisinin imtiyazını almak oldu. İttihat ve Terakki Partisi onu İstanbul delegesi yapmak istiyordu. Fakat bu göreve gelebilmek için partinin programı gereğince Türkçülük ve milliyetçilik idealinden vaz geçip Osmanlılık amacı gütmesi şart koşuluyordu. Mehmet Emin Yurdakul, ülküsünden, düşüncelerinden feragat etmeyerek Türk Yurdu’nu yayınlamaya karar verdi.
O günlerde Tıbbiyeli öğrenciler yeni bir dernek kurulması hazırlığındaydılar. Tıbbiyeliler, 11 Mayıs 1911’de hazırladıkları “mektup-beyanname” ile, devrin önde gelen “Türkçü” büyüklerine nasıl bir teşkilatlanmaya gidilmesi gerektiğini sordular.
Selanik’ten gelen “Yeni lisan” ve “Turan” manzumesinin tesiri ile de coşan ve İmparatorluk’taki bütün “anasır (unsur)”un kendi “milî kulüp”lerini kurduğunu gören Tıbbiyeliler 11 Mayıs 1911 de hazırladıkları “mektup–beyanname” ile devrin önde gelen “Türkçü”lerine başvuruyorlar. Türk gençlerinin kendi millî benliklerini bulmak ve milliyetçi çalışmalarda bulunmak üzere nasıl bir teşkilatlanmaya gitmeleri gerektiği konusunda fikir soruyorlardı. Bildiriyi hazırlayan Gümüşhaneli Hüseyin Baydur idi ve altında “190 Tıbbiyeli Türk Evladı” imzası vardı. İkişer kişilik gruplar halinde Türkçü büyükleri dolaşan gençler, Ahmet Ferit (Tek), Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Rıza Tevfik, Ağaoğlu Ahmet gibi önde gelen simalarla görüşmüşlerdi. Bunlarla yapılan birkaç toplantıdan sonra bir cemiyet kurulmasına karar verildi.
Tıbbiyeli gençler 03 Temmuz’da yaptıkları toplantıda kurulacak derneğin adının “Türk Ocağı” olması kararlaştırıldı.
Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Akil Muhtar, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali öncülüğünde 31 Ağustos 1911 günü “Türk Yurdu” Cemiyeti kuruldu.
03 Temmuz 1911 Pazartesi günü yapılan toplantıda dernek kurulması teklifi kabul edildi ve Dr. Fuad Sabit’in teklifi olan Türk Ocağı adı ittifakla benimsendi. Teşebbüsten haberdar olan İttihat ve Terakki Cemiyeti de gençleri destekliyordu. Bu “fiilî” kuruluş tarihinde şair Mehmet Emin (Yurdakul) Bey Reisliğe getirildi. Cemiyetin resmi kuruluşu 22 Mart 1912’de gerçekleşebildi.
Türk Ocağı Cemiyeti’nin resmen kuruluşunun tamamlandığını gösteren ilan, “Mesul Murahhas Halis Turgut” imzasıyla 31 Mart 1912’de Tanin gazetesinde yayınlandı.
Türk Ocakları, yakın tarihimizin en mühim kuruluşlarından biridir. İlk “yasa”sındaki (tüzüğündeki) gaye: “Türk’e milli varlığını tanıtmak, Türk harsını (kültürünü) geliştirerek, kültür sahasında Türk millî birliğini meydana getirmek; Türk’ün fakirine, yoksuluna, hastasına yardım etmek; fikren, iktisâden Türk’ün gelişmesine çalışmak; medeni bir Türk camiası yaratmak.”... Yüzlerce Türk genci tarafından kurulduğu için bu derneğin “kurucu üye kaydı” yoktur. Gayrıresmi kuruluştaki ilk idare heyeti şöyledir: Reis: Mehmet Emin Yurdakul, 2. Reis Akçuraoğlu Yusuf, Umumi Kâtip (Genel Sekreter) Mehmet Ali Tevfik, Veznedar: Dr. Fuat Sabit. Resmî kuruluştaki İdare Heyeti: Reis: Ahmet Ferit, 2. Reis Akçuraoğlu Yusuf, Umumi Kâtip: Mehmet Ali Tevfik, Veznedar Dr. Fuat Sabit şeklindedir.
Mehmet Emin Yurdakul, I. Dünya Savaşı başladığında Meclisi Mebusan’da Musul Mebusu olarak bulunuyordu. Savaş süresince “Ey Türk Uyan!”, “Turan’a Doğru”, “Zafer Yolunda”, “Ordunun Destanı”, “Dicle Önünde” gibi eserleriyle cephelerde dövüşen Türk askerlerinin zaferlerini terennüm etti. Türk insanının millî duygularını, heyecanlarını dile getirdi. Bu kitaplar binlerce basılıp ordunun en ileri hatlarına kadar gönderildi, cephelerde çarpışanların heyecan ve şevklerini alevlendirdi. Bir çok er ve subay şaire sevgilerini, takdirlerini belirten mektuplar yazdılar.
17 Aralık 1914 tarihinde Türk Ocağı, onun onuruna bir gece (Türklerin ilk büyük millî şairi Mehmet Emin Bey gecesi) düzenledi.
Dört yıl süren savaş sonunda ordularımızın büyük başarılarına rağmen müttefikleriyle beraber mağlûp oldu. İstanbul, İzmir ve pek çok yer işgal edildi. Bütün Türklük aleminin sonsuz bir heyecan ve umutla bekledikleri zafer artık erişilmesi imkânsız bir hayal olmuştu. Türk milletinin hakkını, hukukunu, istiklal ve hürriyetini kaybetmesi bile muhtemeldi. Mehmet Emin Yurdakul, bu karanlık günlerde halkın düşüncelerini, duygularını “İsyan ve Dua”, “Türk’ün Hukuku” adlı eserlerinde heyecanlı bir hatip edasıyla ifadeye çalıştı. Bütün vatanı saran matem havası içinde Sultanahmet’te yapılan büyük mitingde Batı dünyasına Türk milletinin değerini,önemini, erkek bir sesle duyurmak istedi. İstanbul’da Sultanahmet’te, 23 Mayıs 1919 günü, İzmir’in işgalini protesto eden ve 200.000 kişinin katıldığı muhteşem bir miting düzenlendi.
İlk sözü şair Mehmet Emin Yurdakul Bey aldı:
“Kardeşler;
Keşke asırların geceleri ve dünyaların mezarları gözlerime dolarak bir alil olsaydım. Sokak sokak dilense idim ve milletimin kulağını parçalayan bu felaket seslerini işitmeseydim, bu kara günleri görmeseydim. Keşke göğün yıldırımları,yerin canavarları birleşerek beni kanlar içinde topraklara yuvarlasaydı da vatanımın bu musibeti huzurunda bulunmasaydı ve bu azapları çekmeseydim...
Yıldırım Beyazıtların, İkinci Sultan Muratların altın kılıçlarının şerefli bir yadigarı olan bu Osmanlı diyarı tarihen, medeniyeten ve örfen Türk’tür ve İslam’dır ve daima Türk ve İslam kalacaktır. Bu aziz toprak asırlardan beri bir çok sarsıntılara göğüs germiş ve onun haris gözleriyle kendisine bakanlara karşı söylediği şu olmuştur: ‘Düşman, geri; benim yeşil dağlarımın, çiçekli yaylalarımın altında derin uçurumlar, karanlık mezarlar da vardır; benim evlatlarım ölmeği bildikleri kadar öldürmeği de bilirler.’ Türk’e gelince: Onun Allah’a secde için eğilen alnı hiçbir vakit esaret önünde eğilmez; onun kılınç ve sabandan başka bir şeyle nasırlanmayan elleri asla zincirlere uzanmaz. O esir yaratmayan Tanrı kendisini hür olarak dünyaya getirirken bilir ve ister ki beşiğine kanat geren Osman’ın bayrağı mezarına da gölge vursun...
Istırap beşeriyetin talihidir. Mağlubiyet her milletin hayatında mukadderatın elinden içtiği bir zehirdir. Lakin fırtınalardan sonra parlak güneşler ve hazanlardan sonra güzel çiçekler göründüğü gibi dertlerden sonra da saadet günleri gelir. Eğer biz felaketten, mağlubiyetten ders almayı bilirsek şüphe yok ki bizim içtiğimiz zehir bir ilaç olacaktır.”
Türklüğün haksız hüküm giymesine isyan eden bir şuurun ifadesi şeklinde devam eden Millî Mücadele çalışmaları Anadolu’da gün geçtikçe gelişiyordu. Gençliğinden beri Anadolu halkının, milliyetçiliğin, hürriyet ve istiklalin şiirini yazmaya çalışan Mehmet Emin Yurdakul, İstanbul’un bunaltıcı havasından, anavatanın iman dolu toprağına geçmesi kadar tabii bir şey olamazdı.
Mehmet Emin Yurdakul, ülkü arkadaşı Yusuf Akçura ile gizlice İstanbul’dan ayrıldı. İkinci İnönü Zaferi’nin coşkunlukları arasından 01 Nisan 1921’de İnebolu’ya geldiler. Mustafa Kemal, şairin Anadolu’ya gelişini hararetli bir telgrafla selamlayarak kutladı. Mustafa Kemal, Mehmet Emin Yurdakul’a, “Seni milletimin mübarek babası olarak selamlarım” dedi.
Mehmet Emin Yurdakul, Anadolu’da da millî şiir ve makaleleriyle Millî Mücadele’nin önemini belirtmeğe, vatan aşkını beslemeğe çalıştı.
“Aydın Kızları”, “Dante’ye”, “Mustafa Kemal” adlı eserleri bu kahramanlık günlerinin ürünüdür.
Türk Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlanması, Lozan barışının imzalanmasıyla, şairin yıllarca ümitle beklediği tahayyül ettiği bir rüya gerçekleşmişti. Türk Milleti bağımsız bir vatanda, hürriyet içinde gelişebilmek imkânını bulmuştu.
Mehmet Emin Yurdakul, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Şarkî Karaağaç milletvekilidir. Daha sonra Urfa milletvekili olarak çalışmalarına devam etti. Son görevi İstanbul milletvekilliğidir.
Mustafa Kemal Atatürk, 14 Eylül 1931 tarihinde yaptığı bir konuşmada Mehmet Emin Yurdakul ile ilgili şunları söylemiştir: “...Şair Mehmet Emin Yurdakul’un ilk defa Manastır Askerî İdadisi’nde öğrenciyken okuduğum ‘Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur’ mısralarıyla başlayan manzumesinde bana millî benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum...”
Şair, ilerlemiş yaşına rağmen okuma ve yazmaktan uzak kalamıyordu. Hafıza ve zekâsında herhangi bir vaziyet yoktu. Yalnız ölümünden iki yıl önce, onu, iki olay fazlasıyla üzmüştü: Biri evi ile birlikte çok sevdiği kütüphanesinin yanması, diğeri de elli beş yıllık hayat arkadaşlığını yapmış bulunan eşinin ölümü. Bu iki darbe onun sağlığının sarsılmasında büyük rol oynamıştır. Tedavi edilmek üzere yattığı Alman Hastanesi’nde gösterilen bütün ihtimamlara rağmen 14 Ocak 1944 günü vefat etti.

ESERLERİ :
1) Fazilet ve Asalet-1890. 2) Türkçe Şiirler-1898. 3) Türk Sazı-1914. 4) Ey Türk Uyan-1914. 5) Tan Sesleri-1915. 6) Ordunun Destanı-1915. 7) Dicle Önünde-1916. 8) Turan’a Doğru-1918. 9) Zafer Yolunda-1918. 10) İsyan ve Dua-1918. 11) Türk’ün Hukuku-1919. 12) Aydın Kızları-1919. 13) Mustafa Kemal-1928. 14) Dante’ye-1928. 15-Ankara-1939.

BİZ NASIL ŞİİR İSTERİZ?

Köroğlu ne? Anadolu dağlarında görünen
Hep evleri, yapıları çamurlara bürünen,
Köycüklerde, rençberlerin yurtlarında okunur.

Bir kitap ki ya bir yetim keçisini çaldırtır;
Ya bir çiftçi çocuğunu ıssız dağa kaldırtır;
Öyle şeyler belletir ki akıllara dokunur.

Fatih nedir? İstanbul’un surlarının altında,
Karadeniz boğazında, Hisarların sırtında,
Gayet güzel düşünülmüş, gayet iyi duyulmuş

Bir şiir ki şehitlerin al kanıyla yazılmış;
Bir kılıç ki bir kitabın alt yanına asılmış;
Bir altından heykeldir ki bir odaya koyulmuş.

Biz o şiiri isteriz ki çifte giden babalar,
Ekin biçen genç kızlarla odun kesen analar,
Yanık sesin dinler iken gözyaşların silsinler.

Başlarını açık, beyaz sinesine koysunlar;
Yüreğinin özleriyçin çarptığını duysunlar;
Bu çırpıntı, bu ses nedir? Neler diyor? Bilsinler?



“Neler Oluyor?” Denildiği Yıllar

1901 yılında Mustafa Kemal ve arkadaşları,üçüncü sınıfta derslerden başka fikirlerle de uğraşmaya başlayınca, “memleket nereye gidiyor?” kaygısına kapıldılar.
Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşı Ali Fuat (Cebesoy) üçüncü sınıftaki hatıralarını şöyle anlatmaktadır:
“Üçüncü sınıfta derslere başladığımız zaman artık genç dimağlarımız derslerden başka şeylerle de ister istemez meşgul oluyordu. Günde kaç defa “Padişahım çok yaşa!” diye bar, bar bağırdığımız devrin Padişahı Sultan Abdülhamit II. Gözümüzden yavaş yavaş düşüyordu. Tıbbiye’deki genç ve aydın hürriyet taraftarlarının sürgünlere gönderilip ocaklarına incir dikildiğini duydukça adeta feveran ediyorduk. Bir gün bizim de başımıza böyle bir şey gelebilirdi. Devlet idaresinin iyi işlemediğini, suiistimallerin alıp yürüdüğünü, memurların ve subayların maaşlarını alamadıklarını, buna mukabil saraya mensup sırmalı hafiyelerle tevabilerine maaşlarından başka keseler dolusu altın verildiğini haber aldıkça, Sultan Hamit’e esasen pek de kuvvetli olmayan güvenimiz büsbütün sarsılıyordu.
Ordunun fena eller idaresinde değer ve itibarını kaybettiğini görüyorduk. Merkezi Şam’da bulunan 5’inci Ordu’da seri ateşli toplar bile yoktu. Talimler, ancak Nuhunebiden kalma toplarla yapılabiliyordu.
Donanma da kara ordusundan pek farklı değildi. Sultan Aziz devrinin muazzam armadasından hazin bir hatıradan başka bir şey kalmamıştı. Toplarının kamaları çıkarılmış, gemiler Haliç’te adeta çürümeye mahkum edilmişti. 1897’de donanmanın Çanakkale Boğazı’ndan çıkması hadise olmuştu. Yolda savaş gemileri birbirlerini kaybetmişler, kazanlar patlamıştı. Hatta şiddetli yağmurlarda deniz subaylarının, kamaralarından içeri giren sulardan kendilerini muhafaza için şemsiye ile oturdukları rivayet olunuyordu. Fakat kimse ortaya çıkıp:
-“Nereye gidiyoruz, memleketi nereye götürüyoruz?”
Diye soramıyordu. Sormak cesaretini gösteremiyordu. Sakın alışık olduğu miskin bir tevekkül içinde susuyordu. Çünkü Padişah’tan ve onun hafiyelerinden korkuyorlardı.
Hürriyet taraftarlarının adeta omuzlarına basarak 31 Ağustos 1876’da tahta çıkan Sultan Abdülhamit, en müstebit hükümdarlardan biri olmuştu. Memlekette hürriyet yoktu. Biz genç Harbiyeliler, Fransız İhtilali Beyannamesi’nde insan hak ve hürriyetlerine verilen önemi gizli de olsa okumuş ve öğrenmiştik.”

Teşkilat Kurma Fikri

1901 Harp Okulu’nun üçüncü sınıfında, Mustafa Kemal için en önemli olay, erkânıharp olmak ve hürriyet için mücadele etmek idi. Hatta bu konuda teşkilatlar kurmak amacındaydı.
Sınıf arkadaşı Ali Fuat Bey, Mustafa Kemal’in bu amacını şöyle anlatmaktadır:
“Mustafa Kemal’i üçüncü sınıfta meşgul eden en önemli şey, işte bu hürriyet meselesi idi. Bunu kurtardıktan sonra her sahada idareyi düzeltmek mümkün olabilirdi. Bunun için de muhakkak teşkilatlanmak lazımdı. Teşkilatı memleket içinde ancak genç subaylar yapabilirlerdi. Mustafa Kemal’in şöyle bir tasavvuru vardı:
Üçüncü sınıf kalabalıktı. Bunlardan ancak pek az bir kısmı Harp Akademisi’ne girebilecekti. Geri kalanlar tayin edildikleri kıtalara dağılacaklardı. Bunlardan emniyet ettiklerine daha şimdiden gittikleri yerlerde teşkilât kurmaları için telkinlerde bulunuyordu. Bir gün bana:
-Fuat, demişti. Biliyorum, bu arkadaşlar erkânı harp olamayacaklar. Fakat bizlere nazaran daha avantajlı durumlarda bulundukları da muhakkak. Çünkü bizden önce ordu saflarına katılacaklar, Eğer Rumeli’ye giderlerse, erkânıharp çıktığımız zaman bizim için bir zemin ve vasat hazırlamış olacaklardır.
Demişti. Kurmay sınıflarına geçmiş olan Pirlepeli Fethi (Okyar) de aynı kanaatte idi.
Mustafa Kemal muhakkak kurmay subay olacağına inanıyordu. Bir gün:
-Ya erkânıharp olamazsan ne yaparsın?
Diye yarı ciddi, yarı şaka takılan sınıf arkadaşımız Arif’i derhal susturmuştu:
-Seni bilmiyorum, fakat ben muhakkak erkânı harp olacağım.
Mustafa Kemal kurmay oldu. Arif mümtaz yüzbaşı olarak okuldan çıktı.
Harp Okulu’nda teşkilâtın ilk nüvesini kurduk. Tabii gizli olarak. Mustafa Kemal’e benden başka yardım edenler arasında Muhittin Baha Pars’ın ağabeyi İsmail Hakkı ile Ömer Naci ve birkaç arkadaş daha vardı. İsmail Hakkı şairdi, güzel yazı yazıyordu. Ömer Naci ise hatipti, güzel konuşuyordu. Arkadaşları üzerinde şayanı hayret bir telkin kudreti vardı. Sesinin tonu da çok tatlı idi.
Fikirlerimizi, toplamı binleri aşan Harp Okulu öğrencilerine aşılamak için sınıfta el yazısı ile bir dergi çıkarmaya karar verdik. Bu görevi başta Mustafa Kemal olmak üzere Ömer Naci ile İsmail Hakkı ve diğer bazı arkadaşlar üzerlerine almışlardı. Üçüncü sınıfta, bu dergilerden iki veya üç sayı çıkarabildik.
Mustafa Kemal’in Harp Okulu’nda bir tek temel amacı vardı: “Erkânıharp” olmak. Böylece, ordunun en yüksek kademelerine kadar yükselebilirdi. Ancak, bazı erkânıharp olamayan arkadaşları vardı. Bunlar, kendilerinden önce orduya katılacaklardı. Mustafa Kemal, okuldaki yakın arkadaşları arasında bir küçük çekirdek oluşturdu. Erkânıharp olamayıp orduya katılan arkadaşları, kendi fikirleri konusunda ordu içinde zemin hazırlayacaklardı. Kendileri de erkânıharp olarak bu saflara katılınca, birlikte hareket edecekleri konusunda anlaşmaya varmışlardır. Bu olay, Mustafa Kemal’in teşkilatçılık konusundaki ilk deneyimlerinden sayılabilir.

2. Bölüm

ASKERLİK YILLARI

HÜRRİYET YOLUNDA


Mustafa Kemal’in Ocak 1905’te Tutuklanması

Mustafa Kemal bu olayı şöyle anlatmaktadır:
“Yüzbaşı olarak mektepten çıktıktan sonra İstanbul'da geçireceğimiz müddet zarfında bu işlerle daha iyi iştigal (uğraşmak) için bir arkadaş namına bir apartman tuttuk. Ara sıra orada toplanıyorduk. Bu hareketimizin hepsi takip olunuyor ve biliniyordu.
Bu sırada Fethi Bey adlı eski arkadaşlardan zabit iken askerlikten tart olunmuş bir zat karşımıza çıktı. Kendisinin sefaleti halinden, yardıma muhtaç olduğundan, yatacak yeri bulunmadığından bahisle, bize sığındı. Biz de bu zatı malik (sahip) olduğumuz apartmanda yatırmaya yardım etmeye karar verdik. İki gün sonra kendisinin talebi üzerine bir yerde mülaki görüşecektik.
Gittiğim zaman yanında Mabeyn’den bir de yaver gördüm. Apartmanda yatan İsmail Hakkı Bey namında bir zat vardı. Derhal götürmüşler. Bir gün sonra da bizi tevkif ettiler. Fethi Bey meğer İsmail Paşa'nın hafiyesi imiş. Bir müddet yalnız surette mahpus kaldım. Sonra mabeyne götürdüler, sorguya çekildim. İsmail Paşa, başkatip, bir de sakallı bir adam hazır bulunuyordu. Anladık ki gazete çıkardığımızdan, hülasa bütün bu işlerden dolayı suçlu bulunuyorduk. Daha evvelki arkadaşlar itiraflarda bulunmuşlar. Bir kaç ay bizi tutuklu tuttuktan sonra bıraktılar. Serbest bırakılmamızın Rıza Paşa'nın mesaisi neticesinde olduğunu kendi söyledi. Bir kaç akşam sonra çağırdı. Her şeyi bildiğini, bizi müdafaa mecburiyetinde kaldığını, bundan sonra dikkatli davranmamız lazım geldiğini samimi surette ihtar etti.
Bir kaç gün sonra Erkânıharbiye dairesine bütün erkânıharp arkadaşları çağırdılar. birbirine eş seviyede Edirne ve Selanik'e yani o zamanki İkinci ve Üçüncü Ordulara gönderilmemiz kararlaştırılmıştı. Kura çekileceğini, fakat aramızda anlaşırsak, kuraya lüzum kalmayacağını söylediler. Ben arkadaşlara işaret ettim. Biraz konuştuk, filhakika bir anlaşma neticesinde İkinci ve Üçüncü Ordulara gidecekleri ayırdık.
Bu hareketimizi aramızda teşkilat bulunduğuna delil addeylediler. Beni Suriye’ye sürdüler”
Mustafa Kemal mezun olunca, arkadaşlarıyla atanacakları günü beklediler. Bu arada, arkadaşlarıyla birlikte kalmak için İstanbul’da bir ev kiraladılar. Genç ve heyecanlı askerler, bir araya gelerek boş durmuyorlardı. Memleketin kötü gidişi üzerinde düşüncelerini ortaya koyuyorlar, kurtuluş reçeteleri hazırlamak gayretlerindeydiler. Saf duyguları, onların içinde bulundukları ortamı unutturuyordu. Ama hafiyeler boş durmuyordu. Bunlar, Fethi adlı birisini gönderip Mustafa Kemal ve arkadaşlarına tuzak kurdurdular. Onu içlerine aldılar. Ancak, bir de baktılar ki, tutuklanmışlar. Amirleri, kendileri hakkında her şeyi biliyorlar. Burada,yine Rıza Paşa’nın gayretleriyle bırakıldılar. Edirne ve Selanik’e atamalarının yapılacağı bildirilerek bu genç askerlere yeni bir tuzak kuruldu. Bunlar çok kısa sürede kendi aralarında anlaşarak Edirne ve Selanik’e gidecekleri belirlemeleri üzerine, hafiyeler aradıklarını bulmuşlardı. İşte teşkilatın varlığı ortaya çıkmış, atamaları çarçabuk halletmişlerdi. Bu sakıncalı bir durumdu. Öyleyse bunları, o günün sürgün bölgelerine göndermeli, burunlarını sürtmeliydi.



Sürgün

Mustafa Kemal, 05 Şubat 1905’te, ilk görev yeri olan Şam'da görevlendirildi. Mustafa Kemal, okulu bitirdikten sonra Sarayın şüphesini çektiği için tevkif edilip kısa hapisliğinden sonra, hakkındaki hükümde “memleketine kolay vasıtalarla gidemeyeceği bir bölgede hizmet görmesi” kaydı olduğu için Şam’a sürgüne gönderildi.
Bu atamayı, yakın arkadaşı ve birlikte tutuklanıp, birlikte Şam’da 5’inci Ordu’ya atanan Ali Fuat (Cebesoy) şöyle anlatmaktadır:
“5’inci Ordu’ya, 05 Şubat 1905’te tayin edilmiştik. Hazırlıklarımızı kısa zamanda tamamladık. İstanbul’da daha fazla kalmak tehlikeli idi. Yeni yeni hafiyelerin karşımıza çıkması ve saraya jurnal verilmesi her zaman için mümkündü. Aynı günlerde çantasında Jön Türklerin Avrupa’da yayınladıkları derginin son sayısı bulunduğu için genç Tıbbiyelilerden birinin tevkif edildiğini duymuştuk.
Mustafa Kemal, ben (Ali Fuat), Müfit (Özdeş) ve diğer bazı mümtaz yüzbaşılar İstanbul’dan hareket ettik.”
5’inci Ordu’ya atanan Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul’dan ayrıldılar.
Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşı ve kendisiyle birlikte tutuklanan Ali Fuat Bey bu ayrılışı şöyle anlatmaktadır:
Mustafa Kemal, ben, Müfit Kırşehir ve diğer bazı mümtaz yüzbaşılar İstanbul limanından kalkan bir Nemse vapuruyla Beyrut’a hareket ettik. Soğuk ve karlı bir hava idi. Buna rağmen üç kurmay arkadaş, geminin güvertesinde bir hayli kaldık. Teessürümüz artık geçmişti. Çünkü biz, bu mübarek ve aziz askerlik mesleğini seviyorduk. Mustafa Kemal:
-Bizim için hayat yeni başlıyor.
Diyordu. Ertesi gün İzmir’e geldik. ..
Beyrut’a tatlı bir yolculuk yaptık. ...Trenle Şam’a geldik.
Mustafa Kemal, merkezi Şam’da bulunan 30’uncu Süvari Alayı’na, arkadaşı Müfit ise 20’nci Süvari Alayı’na atandı. Diğer arkadaşı Ali Fuat (Cebesoy) ise Beyrut’taki Süvari Alayı’na atandı.


Şam’da Mustafa Bey
Vatan ve Hürriyet Cemiyeti

Mustafa Kemal, Şam'da, Otuzuncu Süvari Alayı'nda stajını tamamlarken, kıta komutanı Lütfi Bey ile ahbap oldular. Lütfi Bey “çalmayan subaylar”dan idi. Lütfi Bey, Mustafa Kemal’i Şam’da tüccarlık yapan Mustafa Bey ile tanıştırdı. Lütfi Bey ve arkadaşları daha önce yapamadıklarını stajyer Yüzbaşı Mustafa Kemal önderliğinde başardılar. Şam'da Hürriyet Cemiyeti'ni kurdular.
Mustafa Kemal, Şam'dan sonra Beyrut, Hayfa ve Kudüs'teki değişik süvari birliklerinde stajını tamamlarken, buralarda Hürriyet Cemiyeti'nin teşkilatlarını kurdu: “Yafa (Hayfa)’da daha fazlaca kaldım. Oradaki teşkilat daha kuvvetli oldu. Fakat Suriye’de arzu ettiğimiz derecede işi teşkilatlanmak gayri mümkün görünüyordu. Ben de işin Makedonya'da seri gideceği kanaatı vardı. Oraya gitmek için çare düşünmekte idim.”
Ali Fuat (Cebesoy), Mustafa Kemal’in Suriye’deki siyasi faaliyetlerini şöyle anlatır:
Bu olayın tafsilatını kendisinin ağzından birkaç defa dinlemişimdir. Mustafa Kemal olayı şöyle anlatır:
“-Bir gün Kumandan Lütfü Bey’le beraber Hamidiye Çarşısı’nda dolaşıyorduk. Müfit de vardı. Ufak bir dükkanın önüne geldik. Kumandan, ‘Mustafa Bey neredesin?’ diye seslendi. Ayağında ayakkabı yerine takunya olan genç bir adam peyda oldu. Oturacak yer olmadığı için, dükkânın dışına arkalıksız üç dört sandalye getirerek bize yer gösterdi. Ticaretle meşgul olduğunu söyleyen bu zat, Suriye’nin yerlisi değildi. İstanbul Türkçe’si konuşuyordu. Cümleleri çok düzgündü. Genç olmasına rağmen gün görmüş bir adama benziyordu. O, Lütfi ve Müfit ile konuşurken içeriye girdim. Bir bacağı sallanan tahta masanın üzerinde gördüğüm birkaç kitap beni hayretler içinde bıraktı. Bunlar Fransızca tıp, felsefe ve sosyolojiye ait eserlerdi. Dışarıya çıkarak kendisinden sordum. Bu kitapların eskiden kaldığını, unutmamak için ara sıra okuduğunu söyledi. Fazla bilgi vermedi.”
Birkaç gün sonra mesele anlaşılmıştı. Lütfi Bey’in, Mustafa Kemal’le Müfit’i buraya getirmiş olması sebepsiz değildi. Mustafa Bey, İstanbul Tıp Fakültesi’nde talebe iken siyasete karıştığı ve hürriyet için telkinler yaptığından mektepten kovulmuş, üç yıl kalebentliğe mahkum edilmiş, sonra Şam’a gelerek ticaret yapmaya başlamıştı. Fakat uslanmamıştı. Burada edindiği yeni arkadaşlarla teşkilât kurmaya kalkışmış, ancak bir başarı sağlayamamıştı. Şimdi aynı gaye için Mustafa Kemal ile birleşmeye hazırdı.
Mustafa Kemal, sürgün bölgesinde gördüğü olaylar karşısında okul dönemindeki hayalleriyle karşılaşmadığı muhakkaktır. Ama o kendisini korumasını bilmiştir. Orada da kendisi gibi düşünen insanları bulmakta gecikmemiştir. Bunlardan birisi, kıta komutanı Lütfi Bey idi. Lütfi Bey, dürüst, çalışkan, soygun saydığı ganimetlerden pay almayan bir insandır. Bu milliyetçi subay, Mustafa Kemal’in kişiliğindeki özelliği görür ve onunla samimi olur. Onu Şam’da ticaretle uğraşan bir başka sürgün ile tanıştırır. O yıllarda siyasetle uğraştığı ve Tıbbiye’de hürriyet telkinleri ettiği için Şam’da sürgünde bulunan Mustafa Bey ile tanışırlar. Mustafa Bey ve Lütfi Bey, bu bölgede teşkilâtlanmak istemişlerse de başaramamışlardır. Aralarına yeni katılan stajyer Yüzbaşı Mustafa Kemal’in becerisi ile bu bölgede Hürriyet Cemiyeti kurdular. Değişik şehirlerde şubelerini açtılar. Mustafa Kemal, bu değerli arkadaşını daha sonra unutmamıştır. Sürgündeki bu Mustafa Bey’i, TBMM 1’inci Dönem Kozan Milletvekili olarak görmekteyiz. Daha sonra Çorum Milletvekilliği yapan Mustafa Bey, Cantekin soyadını almıştır.


Picardie

1910 yılının sonbaharında, Mustafa Kemal, Fransız Ordusu’nun Picardie’de yapacağı manevraları görmek için Fransa'ya gidecek Türk heyetine seçildi. Bu onun Batı Avrupa'ya yapacağı ilk yolculuktu. Selanik'ten kendine Avrupa kılığı sandığı bir takım elbiseyle, sınırı aşınca giymek üzere bir de şapka aldı. Yanındaki subay feshini başından çıkarmadı. Zira bunu hala dolaylarda Türk prestijinin bir sembolü olduğunu sanıyordu. Ama Belgrat'ta vagon penceresinden dışarı baktığı zaman yemiş satmakta olan küçük bir Sırp çocuğu ona tahrikle “Tuh! Turkos!” diye bağırdı. Ancak Mustafa Kemal’in Batılı kılığı pek bir şeye benzememişti. Paris'te ataşemiliter olan Fethi (Okyar) onu görünce, “Bu ne biçim kılık?” diye kahkahayla gülmeye başladı. Mustafa Kemal'in kostümü koyu yeşildi, kafasında da Tirollülerin giydiği gibi kaba acayip bir şapka vardı. Fethi’nin öğüdü üzerine şapkayı da, kostümü de bir kenara atıp Paris modasına daha uygun bir kıyafet seçtiler.
Mustafa Kemal ve arkadaşları üniformalı oldukları zaman kalpak giyiyorlardı. Bu Türk subaylarının kullandığı resmî başlıktı. Ama onları hemen öteki subaylardan ayırt ediyor ve hele Fransızların gözünde onlara komik bir opera bouffe havası veriyordu. Manevraların yanı sıra yürütülen eleştirme konferanslarında yabancıların Türk subaylarını pek ciddiye almadıklarını Mustafa Kemal kolayca fark etti. Ama, onların askerlik bilgilerinde de, bu şık kıyafetleri altında, bir takım eksiklikler olduğunu anlamamış değildi. Kendini hiç bir Avrupalıdan aşağı görmediği için onların kendisine böyle yan bakmaları, yalnız başındaki kalpak yüzünden değil, bozuk Fransızcası yüzünden de küçük görmeleri onu üzüyordu. Genellikle, ağzını hiç açmadan duruyor, ilk olarak gördüğü bu modern Batı ordusunu dikkatle, kendi içinde değerlendirmekle yetiniyordu. Ara sıra bu sessizliği bozmak karşısındakilerden üstün bulduğu kendi düşüncelerini ortaya vurmak isteğini duyuyordu.
Bir gün kendine cesaret vermek için konyak içti ve harita başında ertesi gün manevra plânları tartışılırken ulu orta lafa karışarak, büsbütün başka bir plan teklif etti. Hazır kurmay subaylarına, kararlaştırmış oldukları saldırı noktasını değiştirmek gerektiğini söyledi. Subaylar onun bu iddialı, küstah konuşmasını küçümsemeyle karşılık bir sinirlilikle karşıladılar. Ama, ertesi günkü manevrada onun haklı olduğu meydana çıktı. Yüksek rütbeli subaylardan biri bunu onun yüzüne karşı itiraf ederek, “Sizin görüşünüz herkesin görüşünden daha doğruymuş” dedi. Sonra şakayla, “Ama başınızda bu tuhaf şeyi neden giyiyorsunuz?” diye ekledi. “Bunu giydiğiniz sürece kimse sizin görüşlerinize değer vermeyecektir.”
Picardie manevralarına katılmak için yapılan seyahatin üç önemli konusu vardır. Bu her iki konu da Mustafa Kemal’in kıyafeti ile ilgilidir. Birincisi, Selanik’ten aldığı elbiselerdi. Sivil kıyafete alışık olmayan Mustafa Kemal, Selanik’ten Avrupa modası diye aldığı elbiselerin, bırakın modaya uygunluğunu, tiyatro kostümü gibi duruyordu. Paris’te ataşemiliter olan arkadaşı Fethi Okyar, onu karşılarken, onun kıyafetlerine kahkahalarla gülmüştür. Mustafa Kemal, üzerindeki kıyafetleri bir kenara atıp, Fethi Bey’in tavsiyesiyle yeni elbiseler almıştır. İkincisi, yolda, Belgrat istasyonunda bir Sırp çocuğunun kendisine hakaret ederek bağırmasıdır. Mustafa Kemal’in üzerinde değişik bir kıyafet olmasına rağmen, Sırp çocuğu, onun bir Avrupalı veya Osmanlı tebaasından bir başka unsurdan olmadığını anlamıştır. Onun Türk olduğunu seçebilmiştir. Üçüncü olarak, resmî askerî kıyafetlerinin de Fransız subayları arasında ciddiye alınmadığını anlamasıdır. Üniforma giyildiği zaman resmi başlık kalpak idi. Kalpağın görünüşü ise Fransız subayları arasında komik bir kostüm olarak görülmekteydi. Mustafa Kemal, bunu kısa sürede anladı. Sözlerini dinlemediklerini, görüşlerini önemsemediklerini biliyordu. Bunun için Mustafa Kemal, iyi bildiği askerlik mesleğinde kendisini göstererek, onların kıyafetlerle ilgili yanlışlarını yüzlerine vurmak istedi. Ancak, kendisine yanaşan subayın dedikleri çok önemli bir öğüttü. “Bunu giydiğiniz sürece kimse sizin görüşlerinize değer vermeyecektir.” Bu olayın izleri derin olmalıdır. Çünkü yıllar sonra yapılan “Şapka İnkılabı”nın psikolojik temellerini bu olayda bulabiliriz.



Türkçülük Çığırını Açan Büyük Fikir Adamımız
Ziya Gökalp

Büyük sosyolog ve Türkçü yazarımız Ziya Gökalp 23 Mart 1876 Perşembe günü Diyarbakır’da doğdu. Babası Müftüzade Tevfik Efendi, annesi Pirinçzade Zeliha Hanım’dır. Asıl adı Mehmet Ziya’dır.
Babasının Ziya Gökalp’ın şahsiyeti üzerinde derin tesirleri vardır. İlk tesiri, onu istediği, zevk aldığı kitapları okumakta serbest bırakmasıdır.
Babasının ikinci tesiri, ileride fikrî ve siyasi şahsiyetinin de esasını teşkil edecek olan “vatanperver” ve “hürriyetperver” olması telkinidir. Babası bu telkini Namık Kemal’in ölümü üzerine 1888’de yapmıştır. Babası, “telkinin zaman ve tarzını” o kadar iyi seçmiştir ki, ruhu “yaratıcı bir hamle ile birdenbire değişmiş”, kendisinde “o zamana kadar mahsus olmayan mefkure melekesi”ni yaratmıştır. Üçüncü tesir de, ölümünden az bir zaman evvel babasının, kendisinin tahsili ile ilgili olarak, yeni nesillere Avrupa ilimleri ile dinî ve millî irfanın bir terkip halinde öğretilmesi şeklindeki görüşleridir.
Mehmet Ziya, 1882 yazında Mehmedin Mescidi’nde ve bir yıl sonra da Mercimekörtmesi Mahalle Mektebi’ne girdi. Bu yıllarda Aşık Garip, Kerem ile Aslı, Şah İsmail gibi kitaplardan bir “koleksiyonu” vardı.
1886’da Askerî Rüştiye’ye başladı. “Fikir ve hissimin ilk terbiye beşiğidir” der. Babasının öldüğü 1890 yılında bu okulu bitirir. Bir yıl evde kalır. Malatya Mahkemesi Ceza Reisliği’nden emekli olan amcası müderris Hacı Hasip Efendi’den dersler aldı. Arapça ve Farsça’sını ilerletti. Gazali, İbni Sina, Farabi, İbni Rüşd gibi alimlerin ve Muhyiddin Arabi, Mevlana gibi mutasavvıfların eserlerini okuyarak “Şark terbiyesi”ni almasını sağlar. Bu ara Gazali’nin “el-Münkızu mine’d-Dalal” (Sapıklıktan Kurtuluş) adlı eserinin büyük tesiri birkaç yıl sonraki “intihar” teşebbüsünde etkisini gösterir.
1891 Sonbaharı’nda Diyarbakır Mülkiye İdadisi’ne girdi. Bu yıllar Ahmet Vefik Paşa’nın “Lehçe-i Osmanî”sini ve Süleyman Paşa’nın “Tarih-i Âlemi”ni okumuş, “Türklük” meseleleri ile tanışmıştı.
İdadi dördüncü sınıftan beşinci sınıfa geçeceği günlerde, okuldaki bir törende Vali Sırrı Paşa’nın önünde, “Padişah’ım çok yaşa!” diye bağırılacağı sırada Ziya ileri atılarak “Milletim çok yaşa!” diye bağırır. Ancak olay “Padişah’ım milletinle çok yaşa!” denildi denilerek ört bas edilse de ahlak notundan üç puan indirildi.
Şehirdeki kolera salgını sebebiyle Diyarbakır’da bulunan Dr. Abdullah Cevdet ile tanıştı. “İntihar” olayında da iki doktor arkadaşı ile Abdullah Cevdet müdahale etmiştir.
Abdullah Cevdet, Diyarbakır’da çok kısa kalmış olmasına rağmen Ziya üzerinde iz bırakmıştır.
Ziya Gökalp kurtulduktan sonra hürriyet ve millet “mefkureleri”nin büyük hakikat olduğuna karar verir. Bu idealle İstanbul’a gitmeğe karar verir.
1895 yazında Erzurum’a, oradan Trabzon’a ve deniz yoluyla İstanbul’a gelir. Burada İttihatçılarla tanışır. Cemiyetin aracılığıyla, parasız yatılı öğrenci alan “Mülkiye Baytar Mekteb-i Alisi”ne girdi.
Ziya Gökalp çok hareketli günlerde İstanbul’a gelmiştir. “İttihad-ı Osmanî Cemiyeti” “İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını aldı; 30 Eylül 1895’te Ermeniler Babıali’ye saldırma teşebbüsünde bulundular; İttihat ve Terakki ise bu olay üzerine ilk propaganda beyannamesini yayınladı.
1896 yılında, İttihat ve Terakki’nin beşinci kurucusu sayılan Hüseyinzade Ali (Turan) ile tanışıp görüşmeye başladı. İleride fikir sisteminin temelini teşkil edecek olan “Türklük” meselesi ile tanıştı. O zamana kadar kendini hissen Türk sanan Ziya Gökalp, ilmî bir incelemeye dayanmayan bu hissini bir tarafa bırakarak, hakikati bulabilmek için bir taraftan Türklüğü, diğer yönden Kürtlüğü incelemeye başladı.
Ziya Gökalp, idadiden sınıf arkadaşı Ahmet Haşim ile eski hocaları Doktor Yorgi’yi ziyaret ederler. Yorgi’ye göre “taklitle inkılap olmaz. Türkiye’de inkılap, Türk milletinin içtimaî hayatına, millî ruhuna uygun olmalı.”
1898 yılında okulda yapılan aramada Ziya Gökalp’in dolabında bazı Fransız kitapları bulundu. Bazı hocalarının yardımıyla okuldan kovulmaktan kurtuldu.
Aynı yıl içinde yaz tatilinde Diyarbakır’a geldi. Arkadaşlarının şikâyetçi olduğu Vali Halit Paşa hürriyetçilere baskı uyguluyordu. Bunun üzerine İstanbul’a valiyi şikâyet eden yüzlerce telgraf gönderildi. Vali Ziya ve arkadaşlarının evlerini arattı. Yasak kitaplar ve zararlı kitaplar bulundu. Bunların gizli örgüt olduklarına karar verildi. Tutuklandılar. Bidayet Mahkemesi tarafından serbest bırakıldılar. Okula devam etmek üzere İstanbul’a döner. Ancak bu olaylardan okulun haberi olmuştur ve okula gelmemesi istenir. Ziya Gökalp parasız sokakta kalmıştır. Teğmen olan kardeşi Nihat’ın yardımıyla Sirkeci otellerinde kalır.
Bu ara, arkadaşına yazdığı mektup Diyarbakır’da ele geçirilir. Padişah aleyhinde sözler olduğu için Mart 1899’da tutuklanır.
Kardeşi, kendisini otelde bulamayınca hafiyelerin götürdüğünü öğrenir ve kurtarmak için çalışır ama başaramaz. İzini kaybeder. Uzun aramalardan sonra Taşkışla’da olduğunu öğrenir.
Ziya Gökalp, fikrî ve siyasi hayatına etki eden bir önemli “ders”ini hapishanede aldı.
Kendisine okumak için kitap verilmemiştir. Sadece Kuranı Kerim okumasına izin verilmiştir. Ziya Gökalp, bu süreyi “itikaf hayatı” olarak tarif eder.
İkinci olarak Naim Bey adındaki ihtiyar inkılâpçıdan dinledikleri yle siyasî hayatı bakımından ilerdeki karar ve çalışmalarını yönlendirmiştir.
Naim Bey, vasiyet olarak anlattığı görüşlerinde, meşrutiyet bir gün mutlaka ilan edilecektir. Ama bu hakiki bir meşrutiyet olmayacaktır. Çünkü millet uykudadır. Bu yüzden bu meşrutiyet uzun sürmeyecektir.
... Meşrutiyet ilan edilince hangi programı tatbik edeceklerini bilmelidirler. Meşrutiyet ilân edilir edilmez bir gazetenin başına geçerek hedefleri, mefkûreleri, umdeleri hiç durmadan yazmak ve “millî program”ı matbu sahifelere geçirmek gerekir. Zamanında okunmasa bile (ki okunmayacaktır) daha sonraki devirlerde bu millî mefkûreler milleti uyandıracak ve millet hürriyet ile meşrutiyeti kendi mücahedesiyle yeniden istihsal edecektir. Hakiki meşrutiyet de budur.
Ziya Gökalp, cezası bitip “polis nezaretinde bulunmak” kaydı ile 1900 yazında Diyarbakır’a geldi. 29 Aralık 1900’de amcasının vasiyetine uyarak onun 21 yaşındaki kızı Vecihe Hanım ile evlendi.
17 Kasım 1903’te Ticaret Odası’nın “Fahrî Kâtibi” oldu. Bu görevde beş yıl kaldı. 19 Nisan 1904 tarihinden itibaren vilayete ait olan “Diyarbakır” gazetesinde yazıları çıkmaya başladı.
Bu ilk yazılar, tipik bir Servet-i Fünun dili ile yazılmış edebî bir seridir. Daha sonra İktisat ve ticaret konularına kayar. “Köylü Şiirleri”nde, “oruç, ezan, namaz, zekât” başlıklarıyla dinî konuları ele alır.
1905 yılında, Hamidiye Alayı Komutanı İbrahim Paşa’nın halkı soyması, zulüm yapması üzerine Ziya Gökalp, şehrin ileri gelenlerini bu haydutluğa karşı tepki göstermelerini istedi. Yine İstanbul’a telgraf yağdırıldı. Diyarbakır’a gelen tahkik heyeti uzun süre kalmasına rağmen halkı memnun edecek bir sonuç çıkmadı.
26 Temmuz 1905’te “Diyarbakır Meclis-i İdare-i Vilayet Başkâtibi Refiki ve Mülkiye Müstantıklığı”na tayin edildi.
1907 yılında Hamidiye Alayı Komutanı İbrahim Paşa’nın haydutluğu had safhaya ulaşınca, Ziya Gökalp, dayısı Belediye Başkanı Arif Bey ve şehrin ileri gelenleri 14 Kasım 1907 günü telgrafhaneyi işgal ederler. On gün süreyle Padişah’la görüşme talebinde bulunurlar. Cevap alınamayınca Avrupa-Asya telgraf hattı iptal edildi. Haberleşme kesildi.
Sonunda Padişah, Diyarbakır ile görüşmekle Gazi Ethem Paşa’yı görevlendirir. Hamidiye Alayı, Hicaz Demiryolu’nu korumakla görevlendirilir. Ziya Gökalp, bu olayı, 1908’de halk edebiyatının “destan” geleneği çerçevesinde manzum olarak islemiştir. Bu Ziya Gökalp’in ilk eseridir: Şaki İbrahim Destanı.
1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilince, Selanik’ten her yere telgraf gönderilmişti. Bu telgraflardan biri de “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti Diyarbakır Şubesi”ne gönderilmişti. Diyarbakır’da bu cemiyet olmadığı için telgraf Ziya Gökalp’e gösterilir. Diyarbakır böylece Meşrutiyet’i haber aldı. Bunun üzerine Ziya Gökalp, Diyarbakır’da cemiyetin şubesini kurmuştur.
Yapılan seçimlerde dayısı Pirinççizade Arif Bey Diyarbakır’dan mebus seçilerek İstanbul’a gitti. Ziya Gökalp ise 14 Aralık 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Diyarbakır, Bitlis, Van illeri Bölge Müfettişliği’ne atandı.
Ziya Gökalp fikirlerini yaymak için bir gazete çıkarmak ister. Avukat Şükrü (Asena) Bey’i ikna ederek Diyarbakır’ın ilk özel haftalık gazetesi olan “Peyman”ı 28 Haziran 1909’da çıkardı. Gazetenin ilk on sayısında değişik imzalarla yirmi makalesi yayınlandı.
Ziya Gökalp, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 18 Eylül 1909’da Selanik’te yapılacak kongresine katılmak üzere Selanik’e gitti. Kongreye katıldı.
Daha sonra İstanbul’a geldi. Üniversitede öğretmen vekilliği yaptı. Sonra Diyarbakır’a döndü.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kongresi için Ziya Gökalp tekrar Selanik’e gelir. Kâzım Nami Duru, o günleri şöyle anlatır:
“Ziya, bütün kurultay üyeleri arasında, az sözle çok anlatarak, en bilgini olduğunu gösterdi, üyelerin hürmetini kazandı. Böylelikle Genel Merkez üyeliğine seçildi.”
Ziya Gökalp, “gençleri cemiyetin ideallerine bağlamak” konusunda bir program hazırladı. Cemiyet tarafından kabul edilen bu programı uygulamaya koydu.
Ziya Gökalp, Beyaz Kule gazinosunu “kulüp” haline getirir. Burada sadece gençler değil, İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri ile fikir adamları, siyasî ve ilmî münakaşalarda bulunmakta; Selanik inkılapçılarına vatan ve hürriyet prensipleriyle milliyet fikrini anlatan, Türkçülük cereyanını uyandırmağa çalışan, Batılı filozofların fikir ve nazariyelerinden bahseden Ziya Gökalp, hayretle dinlenmektedir. İttihat ve Terakki ileri gelenleri gibi Mustafa Kemal de bu ilmî münakaşalara katılmakta Türkçülük cereyanını Ziya Gökalp’ten öğrenmektedir.
Meşrutiyetin ilanından sonra Balkanlardaki azınlıkların gittikçe daha da artan bir şiddetle “milliyet” meselelerine yöneldiklerini gören genç İttihatçı liderler de, açıktan olmasa bile, artık o günün şartları içinde imkânsız, felsefe ve fikir düzeyinde ifadeliyemiyecekleri Türk Milliyetçiliği’ne yönelmişlerdir.
Bunun belirtilerini, İstanbul’da kurulan “Türk Derneği”nin amaçları arasında yer alan “dilimizin açık, sade, güzel bir ilim dili olabilecek şekilde gelişip medeniyete elverişli bir dereceye gelmesine çalışmak” düşüncesine paralel olarak “Genç Kalemler”de Ali Canip ve bilhassa Ömer Seyfettin’in “sade dil” ile yazdığı yazılarda bu arzunun tatbikini görmek mümkündür. Bu dönemde, milliyetçiliğin açığa çıkma noktası “sade lisan” kampanyası idi. Ancak asıl fırtına “Turan” manzumesinin 07 Mart 1911 tarihinde, “Gökalp” takma adıyla, “Genç Kalemler”de yayımlanması ile kopmuştur. Manzumede işlenen fikir, İstanbul kültür muhitlerinde bir bomba gibi patladı. Artık fikrî sahada yeni bir devir başlamaktadır.
Ziya Gökalp 1911’in sonunda İstanbul’a geldi. İstanbul, siyasi çalkantıların en şiddetlisini yaşamaktadır.
Padişah Senatonun da görüşünü alarak Ocak 1912’de Meclis’i feshetti. Mart ayında yapılan seçimlerde Ziya Gökalp Ergani-madeni mebusu seçildi.
Meclis 18 Nisan 1912’de açıldı. 06 Ağustos’ta kapatıldı. Bu süre içinde Meclis’te sert tartışmalar oldu. Ancak Ziya Gökalp, ağzını bile açmamıştır. Bu tartışmalara katılmamıştır.
Ziya Gökalp, 1913’ten itibaren Türk Yurdu, Halka Doğru, İslam, Bilgi, İktisadiyat, Millî Tetebbu’lar Mecmuası, Muallim, Yeni Mecmua, Darülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, Şair gibi dergilerle Tanin gazetesinde yayınladı. Yeni Mecmua’yı ise bizzat idare etmiştir.
Ziya Gökalp, Türk Yurdu dergisinde, 1913 Mart’ından itibaren “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” makale serisini yayınladı.
Birinci Dünya Savaşı, dünya haritasını değiştirerek sona erdi. Sadrazam Talat Paşa ve Enver Paşa yurt dışına kaçtılar. Talat Paşa, “İstanbul’a düşman girecek. Bunlar yahut bize karşı olanlar sana da kötülük yapacaklardır... Sen de Avrupa’ya kaç... Karışıklık geçtikten sonra döneriz” diyerek Ziya Gökalp’i de götürmek ister. Gökalp, “Memlekette işlenmiş bir suçum yoktur. Bu sebeple katiyen kaçmayacağım. Ölürsem de bu topraklarda ölürüm” cevabını verdi.
İstanbul’un işgalinden sonra da üniversitedeki derslerine devam etti. Yeni Mecmua’daki yazılarına devam etti. Ömer Seyfettin, “bari ortalıkta görünme... bir ev bulalım, orada gizlen” diye ısrar eder. Gökalp, “Alnım açıktır, hayatımın bütün hesabını verebilirim, gizlenmem” diyerek onu da reddeder.
04 Mart 1919’da kurulan Damat Ferit Paşa Hükümeti, İttihatçılardan intikam almak için sert tedbirler alır, İttihatçı avına başlar.
Ziya Gökalp, 30 Mayıs günü üniversitede,kendisinin kurduğu “İçtimaiyat Enstitüsü”nden İngilizler tarafından götürüldü. “Bekirağa Bölüğü”ne gönderildi.
Ziya Gökalp’ın duruşması 06 Mayıs 1919’da başladı. 17 Mayıs günü sona erdi. Suçlamaların esasını teşkil eden meselenin ele alındığı bu celse ile Ziya Gökalp, siyasî tarih önünde, bir devirle birlikte Türklüğün hesabını da “icaz” denilebilecek birkaç cümle ile vermişti:
Mahkeme Reisi–“Türkler tarafından bir Ermeni katliamı olmuştur. Bunda ‘fetvayı siz vermişsiniz. Buna ne dersiniz?”
Ziya Gökalp–“Milletinize iftira ediyorsunuz! Türkiye’de bir Ermeni katliamı değil, bir Türk-Ermeni vuruşması olmuştur! Bizi arkadan vurdular, biz de vurduk!”
Reis – “Demek tehciri de mazur görüyorsunuz?” diye bağırdı.
Ziya Gökalp, Diyarbakır şivesiyle:
-“Tebi” demekten çekinmedi.
Mahkeme sonuçlanmadan Ziya Gökalp ve Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu bulunan 66 kişiyle 28 Mayıs’ta Malta’ya sürgüne gönderildi.
Malta’da on dokuz aydan fazla süren sürgün hayatı, İngiltere ile TBMM Hükümeti arasındaki “esirlerin mübadelesi” anlaşması ile son bulmuştur. Önce İtalya’ya, oradan da on arkadaşı ile Türkiye’ye hareket eden Ziya Gökalp, 19 Mayıs 1921 günü İstanbul’a gelir. Bir gece kaldıktan sonra Samsun’a hareket eder. Ailesi ile burada buluştuktan sonra 13 Haziran’da Ankara’ya gelirler. Ağustos başında bir müddet Kayseri’de kalıp, Diyarbakır’a döner. Burada, Gençlik Derneği ve Numune Mektebi salonlarında konferanslar vererek Millî Mücadele’yi destekledi. Muallim Mektebi’nde felsefe okuttu. 05 Haziran 1922’de “Küçük Mecmua”yı neşre başladı.
Bütün yazılarını Ziya Gökalp’in yazdığı Küçük Mecmua, İstanbul ve Ankara’da şaşılacak derecede büyük tesir meydana getiriyor, akisler yapıyordu. Falih Rıfkı, “Diyebiliriz ki, Ziya Gökalp bu mecmuasıyla bizi Diyarbakır’dan idare ediyor”, Yakup Kadri, “Devrin bu büyük adamı, bu mecmuasıyla bizi yepyeni bir âlemin kapılarını açıyor”, Yahya Kemal, “(Gökalp), bu toprağa esrarengiz bir ekici gibi ne ekti? Bunu bugünkü muhit idrak edemiyor; fakat, yakın senelerde idrak ederiz ki ‘fikir’ denilen meşale o imiş ve o meşalenin peşinden yürüyoruz” diyorlardı.
Mustafa Kemal de 1923’te İzmir’de gazetecilere yaptığı bir açıklamada, “Millî hükümete ve inkılâba Küçük Mecmua’nın feyizli ve büyük yardımı”ndan bahsetmiştir.
Maarif Vekâleti (Millî Eğitim Bakanlığı) “Telif ve Tercüme Heyeti Reisliği”ne tayin edildi. 05 Mart 1923’te Küçük Mecmuanın 33’üncü Sayısını çıkararak Diyarbakır’dan ayrıldı.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, parti haline getirilmeye karar verilince Ziya Gökalp’ten partinin ilkeleri tespit etmesi istendi. Ziya Gökalp’in hazırladığı ve siyasi tarihe “Dokuz Umde” adıyla geçen bu seçim beyannamesi Mustafa Kemal tarafından 08 Nisan 1923’te yayımlanır.
11 Ağustos 1923’te yapılan seçimlerde Ziya Gökalp, TBMM II. Devre Diyarbakır milletvekili seçildi. Başında bulunduğu Telif ve Tercüme Heyeti aracılığıyla ders kitabı türündeki eserlerin de neşrini başlattı. Bu arada öğretmen ve öğrenciler için “Türk Medeniyeti Tarihi”ni yazmağa başladı. Bir cildini bitirebildi.
15 Temmuz-15 Ağustos 1923’te “I. Heyet-i İlmiye” toplantısı yapıldı. Bugünkü Talim ve Terbiye Dairesi’nin temelini teşkil eden bu heyetin toplantılarında, yeni eğitim düzeninin temelleri atılmıştır.
15 Ağustos 1923’te Ankara istasyonunda “Kalem-i Mahsus”da Mustafa Kemal ve Heyet-i İlmiye üyeleri ve diğer bazı kişilerle yaptığı toplantıda yeni Türkiye’nin rejim, doktrin ve inkılâpları görüşüldü. Bu toplantı, siyasi tarihe “Vagon Toplantısı” adıyla geçti.
Toplantıya katılanlar iki grup teşkil etmektedir. Birinci grup sosyalist doktrinleri,ikinci grup ise liberal doktrinleri savunmaktadır. Ziya Gökalp, bu toplantıda tarihî determinizmin ve tarihî materyalizm konusunda geniş açıklamalarda bulunmuş, Ahmet Ağaoğlu da liberalizm sistemini açıklamıştır. Toplantıdan sonra Mustafa Kemal, rejimde demokrasiyi, doktrinde liberalizm ile sosyalizm ortası olanı “etatizm”i (devletçilik), inkılâplarda Batı medeniyetini kabul etmiştir. Ziya Gökalp ayrıca idare şekli olarak “cumhuriyet”i de telkin eder.
Yeni Meclis’in en büyük işi Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılacak olan değişikliklerdir. Ziya Gökalp bu konu için kurulan komisyona seçildi. “Laiklik” ile ilgili maddedeki değişikliği Ziya Gökalp hazırlamıştır.
Bu devrede Gökalp’ın üç eseri yayınlandı. Bunlardan en önemlisi, “Ocaklılara armağan” ithafı ile yayınlanan “Türkçülüğün Esasları” kitabıdır.
Ziya Gökalp, 25 Ekim 1924’te öldü. Hastanede iken Gazi Mustafa Kemal’in “arzu ederse dışarda tedavisini tekeffül ettiğini” bildiren telgrafı onu çok hislendirmişti.


TURAN

Nabızlarımda vuran duygular ki, târîhin
Birer derin sesidir, ben sahifelerde değil,
Güzîde, şanlı, necîb ırkımın uzak ve yakın
Bütün zaferlerini kalbimin tanîninde,
Nabızlarımda okur, anlar, eylerim tebcîl.
Sahifelerde değil çünki Attilâ, Cengiz.
Zaferle ırkımı tetvîc eden bu Nâsiyeler,
O tozlu çerçevelerde, o iftirâ-âmiz
Muhit içinde görünmekte kirli, şermende;
Fakat şerefle nümâyan Sezar ve İskender!
Nabızlarımda evet, çünki ilm için mübhem
Kalan Oğuz Han’ı kalbim tanır tamâmıyle;
Damarlarımda yaşar şân ü ihtişâmıyle
Oğuz Han. İşte budur gönlümü eden mülhem:
Vatan ne Türkiye’dir Türkler’e, ne Türkistan;
Vatan, büyük ve müebbed bir ülkedir: Tûrân...

Ziya Gökalp’in en güzel şiirlerinden bir “Alageyik”tir. Temiz Türkçe’nin en kuvvetli örneklerinden biri olan bu şiir masal şeklinde bir Türk destanıdır.

ALAGEYİK

Küçüktüm, ufacıktım
Top oynadım acıktım
Buldum yerde bir erik
Kaptı bir alageyik
Geyik kaçtı ormana
Bindim bir akdoğana
Doğan yolu şaşırdı
Kafdağı’ndan aşırdı
Attı beni bir göle
Gölden çıktım bir çöle
Geyik beni görünce
Düştü büyük sevince
Verdi bana bir elma
Dedi: “Dinlenme, durma,
Dağdan yürü, kırdan git,
Altunköşk’e çabuk yit,
Seni bekler ezeli
Orda dünya güzeli...
Bin yıllık çile doldu!”
Bunu dedi, sırroldu.
Yedim sırlı elmayı
Gördüm gizli dünyayı
Gündüz oldu geceler
Ak sakallı cüceler,
Korkunç devler hortladı;
Cinler cirit oynadı.
Kesik başlar yürüdü,
Saçlarını sürüdü.
Bir de baktım melekler
Başlarında çiçekler,
Devlere el bağlıyor,
Gizli gizli ağlıyor.
Kılıcımı çıkardım,
Perileri kaçırdım.
Kurtardığım periler
Adım adım geriler,
Kanadını açardı,
Selam verir kaçardı.
Az, uz gittim, dolaştım,
Altınköşk’e ulaştım.
Bir kapısı açıktı,
Öteki kapanıktı.
Kapalıyı açarak,
Açığa vurdum kapak.
At önünde et vardı,
İt önünde ot vardı.
At et yemez ağlardı,
İt ot yemez, bakardı.
Otu ata yedirdim
Eti ite yedirdim
Açtım bir elmas oda
Dev çölde buldum izini
Koştum, tuttum dizini
Devler şahını uykuda
Gördüm, kestim başını,
Dedim:“Hey ifrit, hani
Nerde dünya güzeli?”
Dedi: “Elinde eli!”
Döndüm, baktım bir Kırgız
Elbiseli güzel kız
Durmuş bakar yanımda,
Şimşek çaktı canımda,
Güldü, dedi: “Türk Beyi,
Tanıdın mı geyiği?
Kimse beni bu devden
Alamazdı ancak sen
Kaya deldin, dağ yardın;
Geldin, beni kurtardın.”
Ah, o imiş anladım,
Sevincimden ağladım
Dedim: “Turan meleği!
Türk’ün yüce dileği!.
Haydi, çabuk varalım,
Karanlığı yaralım,
Sönük ocak canlansın,
Yoksul ülke şanlansın!”
İndik, iti okşadık,
At sırtına atladık.
Geçtik nice dağ, kaya,
Geldik Demirkapı’ya.
Yüz milyon Türk şu anda
Seni bekler Turan’da.
Kapanması çok yıldı,
“Açıl!” dedim, açıldı.
Yol verince gizli yurt
Aldı bizi bir Bozkurt
Kaf dağından geçirdi,
Türk iline getirdi.

Ziya Gökalp Malta’ya sürüldüğü zaman, Harbiye Nazırı Ali Kemal Bey, 28 Mayıs 1919 günü Peyamı Sabah Gazetesi’nde “Bu Adam Kürt’tür” diye yazı yazdı. Ziya Gökalp de buna şiirle cevap verdi. Ali Kemal’e yazdığı ve ilk defa Kastamonu’daki Açık Söz gazetesinde çıkan manzum cevabı şöyledir:

“Ben Türk’üm” diyorsun, sen Türk değilsin!
“İslamım diyorsun, değilsin İslam”
Ben, ne ırkım için senden vesika
Ne de dinim için isterim ilam.
Türklüğe çalıştım sırf zevkim için
Ummadım bu işten aslaa mükâfat’
Bu yüzden bu kadar felaket çektim.
Hiçbir an, esefle, demedim: Heyhat !
Hatta ben olaydım Kürt, Arap, Çerkes
İlk gayem olurdu Türk milliyeti
Çünkü Türk kuvvetli olursa, mutlaka
Kurtarır her İslam olan milleti
Türk olsam, olmasam, ben Türk dostuyum
Türk olsan ve olmasan sen Türk düşmanı!
Çünkü, benim gayem Türk’ü yaşatmak,
Senin, öldürmek, her yaşayanı...
Türklük, hem mefkurem, hem de kanımdır
Sırtımdan alınmaz. Çünkü kürk değil
Türklük hadimine “Türk değil” diyen
Soyca Türk olsa da, piçtir, Türk değil!”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder