MUSTAFA KEMAL’İN ALMANYA SEYAHATİ
Osmanlı Devleti, bir oldubitti ile Birinci Dünya Savaşı’na katılarak akıntıya kapılıp gitti. Bu akıntı içinde Türk ordularının komuta kademeleri de Alman subaylara bırakılmıştı. Mustafa Kemal Paşa, savaşın başından beri, Türk ordularının başında bulunan Alman subaylarının komutasında sağlıklı bir sonuç alınamayacağını söylemekteydi. Ama bunları kendisi söyledi, kendisi dinledi. Bir gün geldi, söylediklerinin tamamını kendisi yaşadı. İşte Mustafa Kemal Paşa’nın yaşadığı bu olay, Yedinci Ordu Komutanı iken başına geldi. Yedinci Ordu’nun bağlı bulunduğu grup komutanı Alman Falkenhein idi. Almanya, Osmanlı Devleti’nin savaşta bitmesini, erimesini, kendisinin büyük bir sömürgesi olmasını düşünüyordu. Savaştan önce de, savaştan sonra da bu düşüncedeydi. Şurası bir gerçektir ki, sadece Almanya değil, diğer Avrupa devletleri de bu düşünceleri taşımaktaydılar. Hattâ kendi aralarında gizli görüşmeler, gizli antlaşmalar yapmaktaydılar. Ama Almanya bizim dostumuz, müttefikimizdi. Her ne kadar, Almanların içimizdeki sempatizanlarının oyunu ile savaşa katılmışsak da, sonuçta Almanya’nın safında savaşa girmiştik. Buna rağmen Almanya, Osmanlı Devleti’ni bir dost, bir müttefik olarak görmemiştir. Sanki tek başına İngiltere, Fransa ve Rusya ile baş edebilecekmiş gibi, Osmanlı’nın yıpranması, yenilmesi için elinden geleni yapmıştır. Savaştan sonra kuvvetli bir Osmanlı Devleti istemiyordu.
Almanların Osmanlı karşısındaki sömürge politikasının en basit örneğini savaşın başında görmekteyiz. Osmanlı Devleti kapitülasyonları kaldırdığı zaman, bu önemli karara ilk tepki, Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Wangenheim’den gelmiştir.
Osmanlı Devleti’nin kapitülasyonlar konusunda aldığı karar çok önemli bir karardır. Savaşın arifesinde bu karara kim karşı çıkar? Tabiî ki bize karşı savaşacak devletler karşı çıkar. İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya ve hattâ menfaatleri bulunan Amerika karşı çıkar. Bu kararın, bu devletlerin hoşuna gitmeyeceği muhakkaktır. Bu devletlerin, bu karara karşı direnişlerini anlamak mümkündür. Sesini çıkarmaması gereken tek ülke Almanya’dır. Ama kaderin cilvesine bakınız ki, kapitülasyonların kaldırılması haberini aldığı zaman, İstanbul’da adeta çıldıran bir insan vardı. Bu kişi, Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Baron Von Wangenheim’di.
Haberi alır almaz, soluğu Babıali’de alır. Karşısına ilk çıkan Nazır, Maliye Bakanı Cavit Bey’dir. Wangenheim, Cavit Bey’in makam odasına bir hışımla girer ve bağırmaya başlar:
-Nasıl kaldırırsınız kapitülasyonları, nasıl kaldırırsınız? Buna batılılar ne diyecektir? Kendinizi benim bile, bizim bile müdafaa edemeyecek hale getirdiğinizin farkında mısınız? İptal ediniz bu münasebetsiz kararı...
Evet, Almanya Büyükelçisi Osmanlı Maliye Bakanı’na çıkışıyor; “Bu kararınıza batılılar ne diyecektir?” Batılılar bize ne karışır? Açıktan diyemiyor: “Almanya ne diyecektir ?” diye...
Kapitülasyonların ilga edilmesini ve hele kendilerine haber vermeden kaldırılmasını güya bir izzeti nefis meselesi yapan, ama aslında savaş sonunda Türkiye’yi sömürmek fırsatlarından birisi ellerinden çıktığı için, hiddeti cinnet noktasına varan bu insan, dostumuz, müttefikimiz Almanya’nın İstanbul Büyükelçisidir. İşte Almanya’nın düşüncesi budur.
Mustafa Kemal Paşa, 7’nci Ordu Komutanı olduğu zaman, Grup Komutanı Falkenhein’in sevk ve idaresini, tutumunu ve Arap işlerini Alman menfaati bakımından ele alınmasını yüksek menfaatlerimize uygun bulmamıştır. Mustafa Kemal Paşa, bu konuda Başkomutanlığı aydınlatmak maksadıyla –meşhur- raporunu Başkomutan Vekili Enver Paşa ile Sadrazam (Başbakan) ve Dâhiliye Nazırı (İç İşleri Bakanı) Talat Paşa’ya gönderdi. Bir kurtuluş beyannamesi olan bu rapora verilen cevapta Enver Paşa: “Falkenhein’in doğru karar ve tedbir düşüneceğine emin olduğunu bildirerek bu itimada Mustafa Kemal Paşa’nın da katılmasını” rica etmişti.
Mustafa Kemal’in gönderdiği bu rapor özetle şöyledir:
“Genel durumla ilgili görüşlerimi aşağıda bilgilerinize sunuyorum. ...
1) ... Halk ile yönetim arasında ilişkiler sarsılmıştır. Evlerinde kalan halk her bakımdan hükümetten uzak durmakta çıkar görmektedir. ...
2) Genel askeri durum, savaşın yakın bir gelecekte biteceğini göstermektedir. Müttefiklerimizin, askeri zorlamalarla düşmanlarımıza barışı kabul ettirmeleri artık söz konusu değildir. Almanlar özellikle (geliniz bizi yeniniz) ilkesine bağlanmışlardır...
3) Türkiye’nin askeri durumu şudur: ordu, savaşın ilk dönemlerine oranla olağanüstü zayıftır....
4) ... Artık her iş bitmiştir ve bulunacak çare kalmamıştır, anlamında değildir... Kurtulmak ve yaşamak imkânı vardır; ancak yanlışsız önlemlerini almak (gerekir).
... Falkenhayn’ın çalışması zorunluluğu uğrunda, ülke çıkarlarını bir ölçüde tehlikeye düşürecek derecede güçlü saydırıyor ve Sina cephesinin Kress ve Yedinci Ordu Komutanı’nın buyruğu altında iki orduca savunulması ve bu iki orduya Falkenhayn’ın komuta etmesi gerekiyorsa, ülkenin çıkarları için hizmetten kaçınılamaz. Ancak bu halde General Falkenhayn’ın bütün Suriye ve Hicaz’a komuta eden kişinin buyruğu altına girmesi tartışmaya gerek olmayan bir meseledir.
Bu durumda devlet gözünde en yüksek sorumlu bir Osmanlı olur. Bütün iç ve dış kuvvetler onun elinde ve Falkenhayn yalnızca bir askeri komutan durumunda kalır. ...
İşte benim görüşlerim bunlardır. Bulunduğunuz görev sebebiyle bunları anlatmakla vicdanım üzerindeki bir yükten kurtulmuş olduğum kanaatindeyim. .
Yedinci Ordu Komutanı
MUSTAFA KEMAL”
Mustafa Kemal Paşa’nın bu raporundan hiçbir sonuç çıkmamıştır. Sadece nasihat almıştır. Üst makamlardaki insanlar kendisi ile aynı görüşte değillerdir. Kimlerdir bu üst makamlardaki kimseler? Daha ilk gençlik yıllarından itibaren kendisini rakip gören insanlardır. İttihat ve Terakki içinde varlığından rahatsız olan insanlardır. Her fırsatta, Mustafa Kemal’i kenara iten, O’nu görev alanı dışında etkisiz bırakmaya çalışan Enver ve Talat Paşalardır.
Mustafa Kemal Paşa, ilk günden itibaren Almanların durumunun iyi olmadığını açıklamıştır. Alman ordularının ilerledikleri günlerde dahi sonlarını iyi görmediğini açıklamıştır. Almanlar, kendi menfaatleri için ortada gezdiklerini, Osmanlı Ordusu’nun başarısını istemediklerini açıklamıştır. Alman General Falkenhayn’ın Suriye Ordusu’na komuta edemeyeceğini bildirmiştir. Ancak, Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın görüşlerine katılmaz. Alman Generali Falkenhayn’ın doğru bir seçim olduğunu, kararlarının uygun olduğunu ve kendisinin de ona güvenmesini istemiştir.
Mustafa Kemal Paşa, raporuna olumlu bir cevabın verilmediğini görünce, 24 Eylül’de birinci raporuna ek olarak Enver Paşa ile Cemal Paşa’ya ikinci raporunu gönderdi.
“Şifre Halep’ten
Kişiye özeldir. 24.09.1917
“20.9.1917 tarihli rapora ektir.
1) Sina Cephesi’nde girişilecek bağımsız bir hareketin nasıl bir hareket olabileceğini aşağıda belirttiğim biçimde düşünürüm:
Sina Cephesi’nde bugün bulunan düşman kuvveti... toplam 60 bin ve süvari kuvvetlerimiz... cephede silah sayısıyla değil bütün erleriyle 33 bin kişidir. ...
2) Sina Cephesi’nin, parti parti gelecek birliklerle savunmasının nasıl sağlanacağı hakkında buradan çok bir şey söylenemez. ... Şimdiye kadar bulunduğum durumlar sebebiyle kimse bu konuda benim kadar bir deney geçirmiş değildir. ...
4) Önceki görüşlerim özü bakımından aşağıda belirttiğim gibi değişmektedir:
a)Sina cephesinin gereksinimi, gerçek olarak belirlenmemiş bağımsız hareket deyimiyle gizlenmektedir, yani aldatılmaktayız.
b)General Falkenhayn kayıtsız şartsız bir Osmanlı’nın buyruğuna verilmemektedir. ...
c)Yukarıda ayrıntılı olarak belirttiğim gibi savunma için Sina Cephesi’ne bir grup ve iki ordu sığmaz ve kararlarda ve parti parti güçlendirmeye de bağımsız görevi benim üstleneceğim hakkında bir kayıt yoktur.
d) General Falkenhayn’ın Mayıs’tan beri yurdumuzda bulunması yurdun savunmasında esaslı zarar vermiş ve Arabistan savunması için yararlanabileceğimiz beş önemli yaz ayını yok ettirmiştir...
1)Falkenhayn asla Sina Cephesi’nde görev alamaz. Arabistan Başkomutanlığı buyruğumda olarak Sina’nın savunması yalnız 7’nci Ordu Komutanlığı’nda verilir.
2)Ya da ben, 7’nci Ordu’nun Komutası’ndan bağışlanırım.
İstirhamlarıma acilen cevap verilmesini ve çünkü cevap verilmezse yakın bir zamanda onun emrinde görev yapmayacağımı General Falkenhayn’a bildireceğimi, bilgilerinize sunarım.
Yedinci Ordu Komutanı
Tümgeneral
MUSTAFA KEMAL.”
Mustafa Kemal Paşa, ordumuzun eski gücünde olmadığını, ama yine de Sina Cephesi’nde sonuca ulaşılabileceğini bildiren bu ikinci raporundan da bir sonuç alamadı. Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği cevabında, “Gerek memleketin, gerek ordunun durumunu ben de aynı veçhile görüyor ve biliyorum” dedi. Ancak, Enver Paşa’nın bu cevabı, Mustafa Kemal’in düşüncelerine katılıyorum anlamına gelmiyordu. Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa’nın bir gün önceki mektubuna cevap verdi: “...memleketimizi selâmete ulaştırabileceğime olan güvenim asla sarsılmamıştır. Sina Cephesi’ne bu kadar çok ordu karargâhı sığmayacağı hakkındaki düşüncelerimin lütfen dikkate alınmasını istirham ederim.” 30 Eylül’de, Sina Cephesi’ndeki Türk kuvvetlerinin Mareşal von Falkenhein emrine verildi. Başkomutan Vekili Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın yazdıklarına verdiği cevapta, “Mareşal Falkenhein Paşa’nın mezkûr harekâtın muvaffakiyetle neticelenmesi için en doğru karar ve tedbir ittihaz edeceğine eminim.” dedi.
03 Ekim günü, Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa’ya gönderdiği telgrafında, “Falkenhein ile haysiyet ve şeref kurtarmak mümkün değildir” dedi.
Hastalanmış olan 7’nci Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya, hastalığı sebebiyle kendisini ziyarete gelen von Dumez’e, Falkenhein’in istihdam edilmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş olduğu gibi bir söylentiye dayanarak General Falkenhein’in bir tahriratından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi: “Mareşal Paşa’nın (Falkenhein’in) tahriratı izzet-i nefsimi rencide ederek, beni yanlış ve asabi bir adıma sevk edecek mahiyette idi. İçinden hesaplı bir amirin elinden haysiyet ve şerefi kurtarmak mümkün değildir.” Başkomutan Vekili Enver Paşa, 7’nci Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’nın 03 Ekim tarihli yazısına 06 Ekim’de cevap verdi: “Sina Cephesi’nin 7’nci ve 8’inci Ordulara ne surette taksim olunacağını ve bu kuvvetlerin nasıl kullanılacağını Mareşal Paşa’dan (Falkenhein) sormuştum. Sizden de bir süre daha vaziyetin muhafaza buyurulmasını rica ederim.”
Mustafa Kemal Paşa, raporlarının ve raporlarındaki fikirlerinin dikkate alınmaması üzerine 07 Ekim günü görevinden istifa etti.
Mustafa Kemal Paşa, olayı şöyle anlatır:
“Birinci Dünya Savaşı’na girdikten sonra, bu savaşın feci sonuçlarını daima göz önünde tutmaktan kendimi alamadım. Kanal harekâtı aleyhindeki başkaldırmam; bana önerilen Hicaz Kuvvei Seferiyesi (Hicaz Seferi Kuvvetleri) Komutanlığı vesilesiyle söylediğim ve kabul ettirdiğimi zannettiğim durumlar beni karşıladı. En sonra Yıldırım Ordusu Grubu’nun serüveni ile benim bu grupta asıl Yıldırım Ordusu Komutanlığımı herkes bilir. Hatırladığıma göre yatıştırılması kabil olmayan başkaldırışım işte bu olayda olmuştur. Artık susmanın ve alçak gönüllülüğün sona ermesi zamanı idi. Ben bu anı kaçırmadım. Felaketin coşkun bir nehri gibi Türkiye üzerine aktığını görüyorum. Nasıl tahammül edip susabilirdim? Bu olayların belgelerini vereceğim, okuyacaksınız. Sonuç ne oldu? Benim düşkünlüğüm. Bu sözcüğü bile, istemeyerek kullanıyorum. Ben hayatta düşkünlüğü kabul etmiş adam değilim. O zaman benim durumumu düşkünlük telâkki edenlere gülmüştüm. Çünkü bundan ne çıkabilirdi? Eğer ben alelâde gurur sahibi bir insan olsaydım ne olacaktı? Yurdumun düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İsterdim ki benden öncekilerin yanılmalarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşen Türkiye’yi çıkarabileyim.
Yedinci Ordu, yani Yıldırım Ordusu’nun ilk komutanı olduğum sırada bu ordunun da dâhil olduğu grup komutanı General Falkenhayn’ın askerlik ve politik bakımdan izlediği yöntem ve davranışta, tutumu aramızda önemli bir tartışmaya sebep oldu. Bu tartışma sonunda daha büyük makamlara yansıdı. Benim çok önem verdiğim düşüncelere iltifat edilmediğini görünce susamadım.
Her türlü sonuçları önceden kabul ederek, biraz başkaldırıcı şekilde kendi kendimi ordu komutanlığından af ve hatta vekilimi de bizzat atayarak, görevime son verdim. Bu oldubittiyi üst makamlara bildirdim. Beni bu hareketimden caydırmak için General Falkenhayn özel bir mektupla Başkomutanlık Vekâleti ve bu durumla ilgili dördüncü ordu komutanı iyi niyetle ve dostça aracılıkta bulundular. Bu durum, gerçekten bu kişiler ve makamlar tarafından ne kadar anlaşılmamış olduğuna yahut anlaşılmış ise gerçeği saklamak için ne hazin şartlar ve zorluklar içinde kalmış olduklarına aracılık ettiğimden, beni ancak üzüntülerimi daha sertlikle açıklamama sevk etti. Sonunda oldubittiyi kabul ettiler. Fakat bu istifamın aynı makamlara ve belki bütün millete anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan olağan bir sebeple çekilmiş olduğumu yaymak için beni merkezi Diyarbakır’da bulunan eski orduma, 2’nci Ordu Komutanlığı’na atama yaptılar. Dıştan bazı mazeretler göstererek onu da reddettim. Güçlü olarak duyurmak istediğim feci durumu basit işlerdenmiş gibi sandıklarını gösterir bir hareketle, bir ay kadar bir süre için izinli olduğumu bildirdiler.
Burada hatırladığım hazin bir noktayı da ilgi duyarsanız işaret edeyim: Ben Halep’te mevki ve görevime son veren bu girişimi aldığım en son önerilen 2’nci Ordu Komutanlığı’nı da reddettiğim sırada, Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücretimi verecek kadar param olmadığını bilmiyormuşum.
... Evet, Halep’ten İstanbul’a gitmek için verecek param olmadığının farkında değilmişim. Yalnız beş, on atım ve kısrağım vardı. Zamanla edinilmiş yetiştirilmiş cins atlar ve kısraklardı. Salih’i çağırdım ve:
- Bu atlardan bir kaçını satın da İstanbul’a gidebilelim, dedim.
Sattığım at ve kısrak parasıyla İstanbul’a geldik! Annem ve kız kardeşim Akaretler’de 76 numarada oturuyorlardı. Ben de bir ev arıyordum.”
Dönemin Sadrazamı (Başbakan) ve Dâhiliye Nazırı (İç İşleri Bakanı) Talat Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın raporları konusunda şunları anlatmaktadır:
Almanlar, Bağdat’ın geri alınacağı fikrinde idiler. Mareşal Makenzen cephede tetkikler yapmış, General Falkenhayn’ın kumandasında mütehassıslarla yedi bin Alman askeri gelmiş, Galiçya’da dövüşen kolordumuzun iki tümeni vatana dönmüş ve Yıldırım Ordular Grubu teşkil edilmiştir. Bu grubun yedinci Ordusu’nun basında da Mustafa Kemal Paşa vardı.
Alman Genelkurmayı’nın Filistin Cephesi’ndeki taarruz plânını, bizim komutanlarımız Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşalar uygun görüşmemişler, eldeki son kuvvetlerin erimesinden başka netice vermeyeceği düşüncesiyle Alman görüşünü çürüten açıklamalarını Harbiye Nezareti’ne (Savaş veya bugünkü Savunma Bakanlığı’na) iletmişlerdi. Bu arada Mustafa Kemal cephelerin genel durumu ve harbin yaklaşan neticeleri üzerindeki düşüncelerini ayrıca detaylı rapor halinde Başkumandanlığa takdim etmiş, bir suretini vatanın diğer hayatî mevzuları üzerindeki kanaatleriyle tafsil ederek hususî şekilde bana göndermişti.
Fikirlerindeki isabet, hadiselerin tasdikine olan Mustafa Kemal’in raporunu dikkatle okudum. Başkumandanlığın teklif ve tavsiyelerine katılmaması üzerine istifa etmiş; vazife başında kalmayı o şartlar içinde mümkün görmeyince de izinli olarak İstanbul’a gelmişti.
Bunu öğrendiğimde kendisini arattım ve görüştüm. Raporu üzerinde izahat verdi. Anladığım şuydu: Harbi kaybediyorduk... Mustafa Kemal Paşa izinli ve tedavi için 11 Ekim günü İstanbul’a geldi.
Başkomutan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa, 13 Ekim günü, Yedinci Ordu Komutanı Tuğgeneral Mustafa Kemal ve İkinci Ordu Komutanı Tuğgeneral Fevzi Paşaların karşılıklı olarak görev yerlerinin değiştirilmesini teklif etti. Yedinci Ordu Komutanı Tuğgeneral Mustafa Kemal Paşa’nın İkinci ve İkinci Ordu Komutanı Tuğgeneral Fevzi Paşa’nın Yedinci Ordu Komutanlığı’na 08 Ekim 1917 tarihinden itibaren karşılıklı olarak yer değiştirmeleri 15 Ekim’de Padişah buyruğu ile onaylanmıştır. Mustafa Kemal Paşa bu görevlendirmeyi reddetti. Bu görevi kabul ettiği takdirde, raporlarında savunduğu fikirlerinin hiçbir önemi kalmayacaktı.
Başkomutan Vekili Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’da, görevsiz olarak dolaşmasından rahatsız olmuştur. Bu komutanın, Mustafa Kemal Paşa yerine başka biri olması halinde, belki bu kadar rahatsızlık duymayacaktı. Ama Mustafa Kemal Paşa’nın görevini bırakıp İstanbul’a gelmesi, verilen görevi kabul etmemesi, olağan olaylardan değildir. Bu sebeple, Enver Paşa’nın, olaya bir çıkış yolu bulması gerekiyordu. Fazla bir zaman geçmedi. Enver Paşa, Hükümetin önüne gelen bir fırsatı değerlendirerek, Mustafa Kemal Paşa’yı tekrar İstanbul’dan uzaklaştırmak fırsatını yakaladı. Hem O’nu İstanbul’dan uzaklaştıracaktı, hem de bir görev ile meşgul edebilecekti.
Almanya İmparatoru Wilhelm II. Padişah Reşat Paşa’nın misafiri olmuştu. Dönüşünde de, Padişah Sultan Reşat’ı, Alman Savaş Cepheleri’ni ziyaret etmek üzere Almanya’ya davet etmişti. Ancak, yaşlı Padişah bu ziyareti gerçekleştirecek durumda değildi. Hükûmet, bu problemi, Padişah yerine Veliaht Vahdettin’i Almanya’ya göndererek çözmüştü. İşte Mustafa Kemal Paşa’yı da aynı çözüm içinde görevlendirerek İstanbul’dan uzaklaştırabileceklerdi. Başkomutan Vekili Enver Paşa, 13 Aralık günü, Mustafa Kemal Paşa’dan, Veliaht Vahdettin Efendi’nin Almanya seyahatine katılmasını istedi.
Savaşlarda en çok başarı sağlamış, zaferler kazanmış, büyük bir komutanın haklı sebeplerle görevinden ayrılmak istemesi geniş yorumlara yol açmakta idi. Başkomutan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’yı zor durumlara düşürmekteydi. Kısa bir süre için de olsa Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’dan ayrılması daha sonra kendisine uygun bir komutanlık verilmesi faydalı olacaktı. Şimdi ise Veliaht’ın Almanya gezisine, Ordu’yu temsilen Mustafa Kemal Paşa’nın katılması çok uygundu. Enver Paşa, önce Mustafa Kemal Paşa’nın bu geziye katılma önerisine hayır demeyeceğini dolaylı yollardan öğrenmiş, daha sonra önerisini doğrudan doğruya kendisi yapmıştı.
Mustafa Kemal Paşa, bu durumu şöyle anlatmaktadır: “...Bir gün bana, Padişah’ın Vekili sıfatı ile Enver Paşa, dolaylı olarak başvurdu ve dedirtti ki, sonra da kendi ağzıyla dedi ki: Almanya İmparatoru Padişah’ı Genel Karargâhı’na davet etti... Fakat Padişah, böyle bir geziyi yapamayacak halde bulunduğundan, düşündük, Veliaht Hazretleri, Zatı Şahane (Padişah) namına bu geziyi yapsın. Kendisine arkadaşlık etmeyi kabul eder misiniz?..”
Ben, böyle bir zât ile böyle bir geziyi ilginç bulduğum için kabul ettiğimi bildirdim. Düzenlemeler ve duyurular yapılmış, iki üç gün sonra bir Perşembe akşamı trene binip Vahdettin ile geziye çıkmamız kararlaşmıştı.
Veliaht Vahdettin Efendi, Mustafa Kemal Paşa, Naci Paşa ve beraberindekiler 15 Aralık 1917 tarihinde Almanya’ya gitmek üzere İstanbul’dan trenle hareket ettiler.
Talat Paşa, hareketten öncesini şöyle açıklamaktadır:
Veliaht Vahdettin Efendi’ye Almanya seyahatine gideceği için Tümgenerallik rütbesi verilmesi icap ediyordu. Mahmut Kâmil Paşa bunu Tuğgenerallik anlamış, kararnameyi o şekilde hazırlamıştı.
Bizden, bilhassa Enver’den daima şüphelenen Veliaht, bunu kendisi için gurur meselesi yapmış, askerî üniformasını giymek istememiş... Hadiseyi haber alınca derhal düzelttirdim.
Bu arada, o günlerde İstanbul’da olan Mustafa Kemal Paşa’yı, askerî müşavir olarak yanına alması için yakın dostum ve kendisine refakat edecek sabık başmabeyinci Lütfi Simavi Bey vasıtasıyla telkin yaptırdım. Yaveri Miralay Naci Bey de aynı tavsiyede bulunmuş. Veliaht, Çanakkale kahramanının refakatinde olmasından memnun ve hoşnut olacağını beyan etti.
Heyet, Balkan Treni’ne bağlanacak olan özel bir vagonla, Sofya-Budapeşte-Viyana üzerinden Almanya’ya gitmek üzere Cumartesi akşamı saat 18.00 sularında Sirkeci Garı’na geldi. Garda olağanüstü hazırlıklar vardı. Savunma Bakanlığı’ndan bir tören bölüğü, bir polis birliği ve bir bando Garda yerini almıştı. Veliaht’ı ve heyetini uğurlamak üzere Şehzade Abdülmecit, Şehzade Abdürrahim, Sadrazam Talat Paşa, Başkomutan Vekili ve Savunma Bakanı Enver Paşa, Şeyhülislam Musa Kâzım, Ayan Reisi Refet, Adliye Bakanı Halil, Maliye Bakanı Cavit, Tarım Bakanı Mustafa Şeref, PTT Bakanı Haşim Gara gelmişlerdi. Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Kont Bresdorf ile Alman Askerî Murahhası General Lusof’ta uğurlayanlar arasındaydı. Ayrıca trenin uğrayacağı ülkeler büyükelçileri olan Avusturya-Macaristan Büyükelçisi Marki Pallaviçini ile Bulgar Büyükelçisi M. Kuluşef’te gelenler arasındaydı.
Görkemli bir saray arabası ile Sirkeci Garı’na gelen Veliaht Vahdettin, Garda hazır bulunanların teker teker ellerini sıktı. Daha sonra bandonun eşlik ettiği askeri birliğin önünden geçerek selamladı. Bu törende Mustafa Kemal Paşa, askeri üniformasıyla Veliaht’ın ardından yürüyor ve onu Albay Naci Bey izliyordu. Saat 19.30’da vagona bindiler.
Veliaht’ın gara gelişini ve uğurlama törenini Mustafa Kemal Paşa şöyle anlatmaktadır:
“Gara geldiğim zaman, Vahdettin’in sivil giyinmiş olduğunu gördüm. Veliaht’ın teşrifatçısı İhsan Bey adında biri vardı, kendisine dedim ki: ‘Ben Veliaht hazretlerinin üniforma giymesi için haber göndermiştim. Söylediniz mi?..’
Bana saray geleneklerinin verdiği bir şişinme ile: “Siz kim oluyorsunuz ?” dedi.
“Ben sana, kim olduğumu açıklayacak değilim, yalnız soruyorum: Ben sana Veliaht hazretlerinin üniforma giymesi gerektiğini bildirdim, kendisine söyledin mi, söylemedin mi?..”
Bu sözleri biraz sert söyledim, o zaman bana cevap vermek zorunda kaldı: “Ben söyledim, fakat yapmadı.”
“Niçin yapmadı?”
“Müsaade ederseniz açıklayayım” dedi.
Anlattığına göre, Veliaht’a Tuğgenerallik rütbesi verilmiş, sonradan Tümgeneral olduğunu bildirmişler. O da buna gücenerek “Mademki benden ilk rütbeyi kaldırmışlar, ben de ikincisine tenezzül etmem” demiş ve hiçbir rütbeye lâyık olmayan Vahdettin, işte böyle bir sebeple gara sivil gelmeyi yeğlemiş. İhsan Bey denilen adamla fazla ilgilenmeye gerek görmedim. Bineceğimiz tren hazırdı. Bir asker müfrezesi savaş töreni düzeninde Veliaht’ı uğurlamaya hazırdı. Vahdettin’in yanına yaklaştım. Başkomutan Vekili Enver Paşa da orada idi.
“Bu asker, sizi uğurlamak için hazırdır, kendilerini selamlayınız” dedim. Vahdettin, yüzüme baktı. Bu bakışı ile: Nasıl? demek istiyordu. İşaret ettim: “Siz yürüyünüz, arkanızdan biz geleceğiz.”
Vahdettin, askerin önünden geçerken, iki elleri yukarda, tuhaf, bilinçsiz selâm vererek yürüdü. Geriye dönüp trene bindik. İçine bindiğimiz salonun pencerelerini açtırarak –trenin kalktığı sırada- “Bu pencereden askeri ve ahaliyi selâmlayınız” dedim. Vahdettin, benim pervasız uyarıma boyun eğmiş görünerek dediğimi yapıyordu.”
Mustafa Kemal Paşa, Veliaht Vahdettin Efendi’nin kompartımanı yanına yerleşmek ve onunla yakın ilişki kurmak, görüşmek ister.
Mustafa Kemal Paşa, yolculuğun bu ilk saatlerini şöyle anlatmaktadır:
Tren İstanbul’u arkada bıraktı. Vahdettin, beraber bulunduğumuz salonun gerisindeki başka bir salonda kendine hazırlanan kompartımana gitti. Beni bıraktığı salon, bana ayrılmıştı, burada yatacaktım. Fakat salonun her tarafına bir takım bavullar, sepetler, öteden beri yığılmış olduğun u gördüm. Daha önce, Vahdettin’in çok yakını Refik adında bir zata demiştim ki: “Vahdettin’in yakınında yatayım istiyorum, onunla beraber bulunayım ve kendisini inceleyeyim.”
Bu adam bana önce söz vermişken, sonradan öyle düzenler yapmış ki, Vahdettin’in yakın adamları her tarafı doldurmuş ve bana sözünü ettiği salon kalmış.
“Niçin böyle yaptınız ?” dedim.
Bana güzel bir karşılık verdi:
“Efendimiz, yakınlarıyla birlikte olmak ister. Zatıaliniz efendimizi, efendimiz zatıalinizi rahatsız edebilir. Bu suretle sizi, onun vagonuna bitişik bir yerde bulundurmayı tercih ettim.”
Refik Bey’in bu sözünü hiç de yadırgamadım. Evet, gerekti ki, Vahdettin’in yanında uşaklar bulunsun, Refik Bey de o uşakların başında bulunsun!..
Trenimiz İstanbul’dan hayli uzaklaşmıştı. Trakya topraklarında ilerliyorduk. Bir zat geldi: “Efendimiz, sizi salona davet ediyorlar” dedi. Doğrusu bu davet beni memnun etti. Yarınki Padişah’ı yakından incelemek fırsatlarından birincisi bağışlanıyor demekti.
Vahdettin’in salonuna girdiğim zaman, kendisini ayakta beni bekler buldum. Oturdu, bana da oturmak için yer gösterdi. Bu dakikada, sarayında genellikle gözleri kapalı konuşan zatı, büsbütün başka bir durumda buldum. Tersine gözlerini kuvvetle açmış bakıyordu. Bir nutuk söyler gibi şöyle bir demeçte bulundu:
“Af edersiniz Paşa hazretleri... Birkaç dakika önceye kadar, kiminle seyahat etmekte olduğumu bana izah etmemişlerdi. Ancak trenin hareketinden sonra aldığım bilgi üzerine gıyaben çok tanıdığım ve takdir ettiğim bir komutanımızla beraber bulunduğumu anladım. Ben sizi çok iyi bilirim. Arıburnu’nda ve Anafartalar’da yaptığınız bütün icraat ve kazandığınız başarıları tamamen biliyorum. Siz İstanbul’u ve her şeyi kurtarmış bir komutanımızsınız. Birlikte seyahat etmekte olduğum için çok memnunum ve övünçlüyüm.”
Vahdettin’in bu sözleri çok ağır, fakat muntazam söylüyordu. Hayret ettim. Gerektiği gibi cevaplar verdim, aramızda mükemmel, ciddî ve samimi konuşmalar oldu.
O gece için görüştüklerimizi yeterli sayarak kendisini fazla rahatsız etmek istemediğimi söyleyip izin aldım. Salona döndüğüm zaman, büyük ferahlık içindeydim. Düşündüm, bu zat (herhalde) akıllı olmalıdır. İstanbul’da ilk buluştuğumuz zaman, o dönemi bilenlerce anlaşılması kolay olan sebeplerin ve şartların etkisi altında garip bir hal gösteren Veliaht İstanbul’dan çıkıp kendisini tamamen serbest gördükten ve özellikle, karşısındakilerin güvenilecek adamlar olduğunu anladıktan sonra, kişiliğini olduğu gibi göstermekte artık sakınca görmüyor... Buna göre, ben de kendisine bütün olup bitenleri ve zorunlulukları anlatabilirim, hatta kendisince yapılabilecek bazı konular üzerinde faaliyete geçebilirim umuduna kapıldım.
Seyahat günleri birbirini izliyor, biz de her gün, kısa ya da uzun bir konuşma yapıyorduk. Bende şu kanaat olmuştu ki, bu adamla kendisini aydınlatmak ve arkalamak şartı ile bazı işler yapmak mümkündür. Bu düşüncemi, gerek Naci Paşa’ya, gerekse diğer bazı kişilere söyledim ve Veliaht’ı böylece hazırlamak, memleket çıkarları adına bir görev olduğuna işaret ettim. Arkadaşlar ve ben, bu çeşit temaslarda bulunarak seyahatimizi sürdürüyorduk.”
Almanya Seyahatine katılan heyet, ilk durak olarak Sofya’ya geldiler. Burada Ali Fethi (Okyar) Bey ile görüştüler.
Sabah tren Sofya’ya yaklaşıyordu. Veliaht’ın Sofya’dan geçeceği daha önce Bulgar Hükûmeti’ne duyurulmuştu. Bulgarlar, Sofya İstasyonu’na bir tören birliği çıkarmışlardı. Tren, istasyona girer girmez Veliaht, ardından Mustafa Kemal Paşa, Albay Naci Bey vagondan inerek karşılamaya gelen Bulgar Veliaht’ı Boris’in, Kralın Savaş Yaveri General Markof’un, Demiryolları Bakanı M. Kuzuncıki ve Dışişleri Bakanlığı ileri gelenlerinin ellerini sıkmış, tören birliğini selamlamışlardı. Sofya’daki Türkiye Büyükelçisi Fethi (Okyar) ve elçilik mensupları da karşılayıcılar arasında idi.
... Mustafa Kemal Paşa, Veliaht Vahdettin ile Almanya gezisine katılacağını Fethi’ye daha birkaç gün önce duyurmuştu. İki dost, candan kucaklaştılar.
Sofya Garı’nda karşılama töreni ve resmi görüşmeler tamamlandıktan sonra Vahdettin, Fethi Bey’i vagonuna davet ederek, Bulgarların izlediği politika üzerinde bilgi almıştı. Fethi (Okyar) yayınlanan anılarında bu görüşmeyi şöyle özetler:
“Anlattıklarımı gözleri yarı kapalı dinledi. Sözlerim bitince gözlerini açtı, yüzüme dikkatle baktı:
-Bunları Babıali’ye, bana anlattığınız gibi yazınız.
Bunun görevim icabı olduğunu, yerine getirdiğini söyleyince de:
-Yine yazınız, devamlı olarak yazınız, dedi. Ne demek istediğini açıklıkla anlayamadım.”
Daha sonra Mustafa Kemal Paşa ile Fethi baş başa, tren hareket edinceye kadar görmüşlerdir
Veliaht Vahdettin Efendi, Mustafa Kemal Paşa ve diğer heyet üyeleri 17 Aralık’ta Budapeşte’ye geldiler. Daha sonra Viyana’ya gidildi.
Veliaht Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekiler 18 Aralık’ta Viyana’dan Münih’e geldiler. 19 Aralık günü de Veliaht Vahdettin Efendi, Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekiler Alman Genel Karargâhı’nın bulunduğu Bad Kreuznach’a geldiler.
19 Aralık 1917 Çarşamba... Veliaht’ın ve Mustafa Kemal Paşa’nın bulunduğu tren sabah erken, Alman Genel Karargâhı’na doğru yol almaktadır. Karargâh’a yakın istasyonlardan Rockenhausen’e gelindiği sırada Alman İmparatoru Wilhelm II. nin mihmandar olarak gönderdiği 15. Kolordu Komutan Vekili Korgeneral Baron Von Süsskind, Strasburg Askeri Valisi ve Kolordu Kurmay Başkanı General Von Beerrenhorst, İmparator’un Yaveri Binbaşı Von Hirschfeld karşı çıkmışlar, konuklara “Hoş geldiniz” demişlerdi. Ayrıca, savaş boyunca Almanya’da Türk Askeri Delegesi olarak bulunan Zeki Paşa da Rockenhavsen İstasyonu’nda, Türk Heyeti’ne katılmıştı. Tren 15 dakika durakladıktan sonra Genel Karargâh’a doğru hareket etti. Yarım saat sonra tren Alman Genel Karargâh’ının bulunduğu Bad Kreuznach’a geldi. Garda, Kayzer Wilhelm II. nin yeğeni Prens Waldemar ve başka yüksek rütbeli subaylar karşıladılar. Kalabalık Heyet, otomobillere taksim olmuşlardı. Vahdettin, Prens Waldemar’la birlikte bir otomobile, Mustafa Kemal Paşa da Korgeneral Baron Von Süskind’le ayrı bir otomobile bindiler. Öteki konuklar, rütbe ve görevlerine uygun karşılayıcılarla otomobillere binmişlerdi. Kortej Karargâh’a hareket etti.
Karargâh’ın önündeki geniş meydan, Türk ve Alman bayrakları ile süslenmiş, süslü üniformalarıyla bir bölük asker, Karargâh’ın sağında yerini almıştı. Kortej meydana gelir gelmez, bando Osmanlı marşları çalmağa başladı. Veliaht ve Mustafa Kemal Paşa otomobillerinden indikleri sırada, Kayzer Wilhelm II. de, sağında Alman Orduları Başkomutanı Mareşal Pauf Von Hindenburg, solunda Alman 7. Ordu Kurmay Başkanı General Erich Ludendorff olduğu halde konukları karşılamak üzere hazırlanıyorlardı. Askeri birliğin önünden geçen heyet, Karargâh’ın kapısı önünde bekleyen İmparator’a doğru ilerledi.
Alman Karargâhı’na gelişlerini ve karşılama törenini Mustafa Kemal Paşa şu şekilde anlatmaktadır:
“Büyük Alman Karargâhı’nın bulunduğu küçük bir kasabaya gelmiştik. Bizi, İmparator Karargâhı’nın karşısına dizilmiş görkemli bir Alman kıtası selâmladığı sırada Kayzer, giriş sahanlığında bu karşılamaya katılıyordu. Girişten büyücek bir hole geçtik. Orada İmparator Hindenburg Ludendorf ve bütün karargâh ileri gelenleri, Veliaht’ı ve beraberindekileri kabul ediyorlardı. Kayzer, Veliaht’la hoşbeş ettikten sonra ve Naci Paşa aracılığı ile birkaç kelime konuştuktan sonra, Vahdettin’e denildi ki: “Beraberinizde olanları İmparator’a takdim etmeniz lazımdır.” Veliaht beni İmparator’a takdim etti. Bir eli, göğsü üzerindeki düğmelerin arasına sokulmuş olan İmparator, öteki eli ile benim elimi tuttu. Ve çok yüksek sesle ve Almanca olarak: “On Altıncı Kolordu... Anafarta!..”sözlerini telaffuz etti.
Bütün oradakiler, İmparator’un bu uyarması üzerine bana döndüler. Ben Kayzer’in ne demek istediğini anladığımdan sıkıldım ve önüme baktım.
İmparator, benim bu mahcup ve alçakgönüllü davranışımdan kuşkuya düşerek, yanlış bir şey söylemiş olması ihtimalini düşünmüş olsa gerek, bana sordu: “Siz, On Altıncı Kolordu Komutanlığını ve Anafartalar’ı yapmış olan Mustafa Kemal değil misiniz?”
Almanca sorulan bu soruya Fransızca karşılık verdim:
“Evet Ekselâns”..
Bu kelimeler ağzımdan dökülür dökülmez hemen anladım ki yanlış konuşmuştum. Sir ya da Kayzer demek gerekti... Ne yalan söyleyeyim, insan dilini alıştırmadığı şeyleri söylemekte güçlük çekiyor. Bu benim yaptığım ilk yanlış da değildir. Bulgaristan Kralı Ferdinand ile de ilk defa karşı karşıya geldiğim zaman da yanlışı yapmış olduğumu hatırlarım.
Karargâhta çok güzel ve rahat yerleştirilmiştik.
Veliaht Vahdettin Efendi, Alman Orduları Başkomutanı Mareşal Hindenburg’u ve Alman 7’nci Ordu Kurmay Başkanı General Erich Ludendorff’u makamlarında ziyaret etti.
Odalarında kısa bir dinlenme yapan konuklar, az sonra oturma salonunda bir araya geldiler. Önce Mareşal Hindenburg’u, sonra General Ludendorff makamlarında ziyaret gerekiyordu. Saat 11’de Mareşal Hindenburg’a gidildi. Mustafa Kemal Paşa bu ziyaretleri tüm ayrıntılarıyla anlatır:
“Veliaht tarafından bazı ziyaretler yapılmak gerekliydi. Hindenburg’u, ondan sonra, Ludendorff’u ziyaret ettik. Ben ve Naci Paşa, Veliaht’a refakat ediyorduk.
Hindenburg’un ufacık bürosundaydık. Mareşal, masasının başında, solu ilersindeki koltukta Vahdettin onun yanında –dili demek olan- Naci Paşa oturuyordu. Ben Hindenburg’un sağına düşen sandalyede idim. Veliaht ve Hindenburg, birbirleriyle görüşüyorlardı. Kısa ve törenimsi olan böyle bir görüşmede çok önemli şeylerin görüşülmesi adet olmamakla beraber, Hindenburg Veliaht’a ve elbette onun aracılığı ile bütün Türk milletine çok avutucu sözler söylüyor, Veliaht da bu avutucu sözlere teşekkür ediyordu.
Ben, Hindenburg’un ağzından işittiğimiz sözlerin, nihayet kibar ve konuksever olduğu için nezaketen söylenmiş olduğuna inanmak istiyordum. Yoksa anlattıkları, beni kaygılara düşürecek nitelikteydi. Konuşmaya katılmayı uygun görmedim, tersine, konuşmanın kısa kesilmesini bekliyordum. Öyle oldu.
Vahideddin’i, Ludendorff da büyük nezaket ve özenle kabul etti. Denilebilir ki, o da Mareşal’in değindiği konular üzerinde avutucu açıklamalarda bulundu. Özellikle o günlerde, güneybatı cephesi üzerinde müttefik ordularına karşı giriştikleri parlak saldırıdan söz etti. Bu saldırıyı zaten biliyorduk. Fakat saldırının ulaşabileceği sonucu, Ludendorff’un dilinden işitmek için sabırsızlanıyordum Gördüm ki, konuşmanın amacı bu değildi. Alman ordusunun saldırı halinde olduğunu söylemekle, Alman millet ve ordusunun ve bütün müttefiklerin moralini yükseltebilecek teminat vermekten ibaretti. Kuşkumu gidermek için olmalı, generale kısa bir soru sordum: “En sonunda saldırı güçleri, hangi hat’a kadar gidebileceklerdir?”
Böyle, Veliaht refakatinde bulunan bir subayın, damdan düşer gibi, sorduğu soruya muhatap olan Ludendorff, nezaket içinde sürüp giden demecini kesti, biraz düşündü, biraz da yüzüme baktı, dedi ki: “Biz, saldırıyoruz. Gerisini olaylar gösterecektir.”
Karşılık verdim: “Yapılmakta olan saldırı sonucunun ne olabileceğini anlamak için, olayların ve talihin belirmesini beklemeye gerek olmadığını sanıyorum. Çünkü yapılan saldırı en sonunda (Parsiyel-Partiel) bir saldırıdır.”
Ludendorff, yeni baştan yüzüme baktı, ne demek istediğimi pekiyi anladı. Olumlu-olumsuz bir karşılık vermeden sustu. Konuşma burada kaldı ve ziyarete son verildi.”
Aynı gün, Alman İmparatoru Kayzer Wilhelm II. Veliaht Vahdettin’i ziyaret etti. Mustafa Kemal Paşa, bu ziyareti şöyle anlatmaktadır:
“İmparatorluk Karargâhı olarak kullanılan otelin içinde, Veliaht odasında Vahdettin, ben ve Naci Paşa konuşuyoruz. Bütün gezimiz esnasında benim Veliaht’a yakalarını açtığım genel ve çok önemli konular üzerindeyiz. Başkomutanlık Vekâleti’nin Alman ordusuna dayanılarak yapmaya devam edeceğimiz fedakârlığın kesinlikle parlak bir başarıyla sona ereceği hakkında düşüncesi ile bu düşünceyi yurtta yaymaya çalışmaktaki mantıksızlığı açıklamaya ve ispatlamaya çalışıyordum. Beni bu sözleri söylemeye götüren vesile, kısa yorum karşısında Ludendorff’un bu sonuçları Allah’a bırakan bir mütevekkili andıran vaziyeti idi. Çok arzu ediyor ve çalışıyorum ki, yarının Padişah’ı tam yerinde benim dediklerimi çok iyi anlayabilsin. Bilmem neden böyle bir girişimden umutlu olmak istiyordum. Açıklamalarımı Veliaht onaylıyor ve uyandığına delâlet eden işaretlerle karşılaşıyordu.
Bir takım yüksek sesle konuşmalar otelin bütün boşluklarını doldurarak bizim oturduğumuz salonun içine kadar geldi:
“Kayzer... Kayzer...”
Kapı vuruldu. Kayzer’in Veliaht Hazretleri’ni ziyarete gelmekte oldukları bildirildi. İmparator’u karşılamaya koştuk. Kayzer salona girdi. Hep beraber oturduk. İmparator gerçekten centilmence konuşuyordu.
Yaklaşık olarak şu soru Naci Paşa lisanıyla Vahdettin tarafından İmparator’a soruldu:
“Türkiye’nin Almanya’ya karşı sadakat ve vefasından yakın gelecekte Alman müttefiklerinin mutluluğa kavuşacaklarından söz eden beyanatı şahaneleri Osmanlı Devleti’nin yarınını düşünmek zorunda bulunan kendisinden büyük rahatlık ve teselli uyandırdığını, ancak gelen durumun görüş ve incelenmesini bir tarafa bırakarak, bir noktayı daha açıkça anlamak ihtiyacındayım: Türkiye’nin can evine indirilen darbeler durdurulmaksızın ilerlemektedir. Eğer bu darbeler başarıya ulaşılırsa Türkiye mahvolacaktır. Bu darbeleri durdurmak için yeterli güvence ifade eden beyanatınızı, dinleyemedim. Lütfen bu konuda beni biraz aydınlatır ve tatmin buyurur musunuz?”
Bu soru üzerine İmparator oturduğu sandalyeden derhal ayağa kalkıp şöyle bir hitapta bulundu:
“Türkiye’nin muhteşem Veliaht’ı anlıyorum ki, sizin aklınızı karıştıranlar vardır. Ben Almanya İmparatoru size gelecekten, gelecekteki başarılardan söz ettikten sonra kuşkunuz kalır mı, kalmalı mı?”
Yanında bulunduğum Veliaht hemen olumlu cevap vermekle beraber endişesinin kaybolmadığını da ekledi.
İmparator, kalktığı sandalyeye artık oturamadı ve bizi terk edeceğini nezaketle ima etti. Salonun kapısına doğru yürüdü. Kayzer salona doğru giden bir koridordan yürüyecekti. Ben Kayzer’in hoşuna gitmediğimi anladığım için karşı koridora doğru ve biraz uzakta durdum. İmparator Veliaht’ın ve sonra ona yakın bulunan Naci Paşa’nın ellerini sıkarak uzağında bulunan bana baktı ve döndüğü koridor yönünde yürümeğe başladı.
Benim elimi sıkmamıştı. İmparator’un hakkı vardı. Veliaht’ın yanında bulunan her hangi bir generalin elini sıkmak için onun ayağına mı gelecekti? Gerekli değil midir ki, bu General, İmparator tarafından eli sıkılmak onurunu kazanmak için biraz acele etsin.
Bu kusurumu itiraf ederim. Bilmem neden, durgun, harekete iktidarsız, sabit ve dalgın bir durum almıştım. İmparator iki üç adım yürüdükten sonra tekrar geri döndü, bana yaklaştı:
“Affedersiniz, sizin elinizi sıkmamıştım.”
Elimi uzattım, çok nazik ve yüce gönüllü iltifatlarına eriştim!.”
O gün Kayzer Wilhelm II. konuklara, İmparatorluk Köşkü’nde bir öğlen yemeği veriyordu. Yemekte, Kayzer’in sağına Vahdettin, soluna da Mustafa Kemal Paşa oturmuştu. Öteki konuklar ve davetliler rütbe sıralarına ve makamlarına göre yerlerini almışlardı. Yemek, dostça konuşmalar içinde geçti. Yemekten sonra, bitişik salona geçildi. Burada Türk Heyeti, birlikte getirdikleri, özel ambalajlı Türk sigaralarını Alman davetlilere ikram etti. Vahdettin, değerli taşlarla süslü altın bir ağızlığı Kayzer’e hediye etmişti. Kayzer de Türk konuklarına altın işlemeli birer sigara tabakası, birer kırmızı Kartal nişanı ile imzalı fotoğraflarından hediye etti.
Mustafa Kemal Paşa, İmparator’un yemeğini şöyle anlatmaktadır:
“İmparator’un sofrasına, akşam yemeğine davetli idik. Kayzer’in karşısında bir prens sağında Vahdettin, solunda Berlin Sefiri Hakkı Paşa merhum ve prensin solunda da ben bulunuyordum. Benim solumda Ludendorff vardı. Ludendorff, Fransızcasıyla benimle görüşüyordu. İmparator, Ludendorff’a Almanca: “Sağındaki adamla konuş” dedi. Ludendorff: “Onu yapıyorum” karşılığını verdi.
Elbette bu konuşmaları anlayacak kadar Almanca bildiğim için İmparator’un uyarısını ve Ludendorff’un karşılığını anlamıştım. Kafası, çok büyük bir savaş yönetiminin doğurduğu yorgunlukla yüklü bulunan Ludendorff, yemek sırasında, hatırımda yer tutacak kadar ciddi bir konuşma konusu bulamadı.
Yemek bitti. Bu salona bitişik, neredeyse, onun büyük bir parçasını andıran başka bir salon vardı. Sofrada bulunanlardan bir bölümümüz oraya geçtik. İmparator, Hindenburg, Ludendorff, Alman Başvekili olduğunu sandığım bir zat, bizim yanımızda da Veliaht, Hakkı Paşa merhum ve bizler.
İmparator, bir köşeden Vahdettin’le tatlı, tatlı konuşuyor, ben, iki salonu birleştiren kavsin duvarına sırtımı dayamış, çok görkemli ve canlı gözlerinden gerçekleri anladığı anlaşılan fakat söylediklerini konuştuğuna söylemekten çekinen, yüksek bir şahsiyet karşısında idim: Hindenburg!
Hindenburg’la konuşmak istiyor, kendisini, özellikle Veliaht’la beraber gittiğimiz zaman değinmiş olduğum tatlı sohbete sokmaya çalışıyordum. Mareşal ziyaretimiz sırasında Suriye durumunun düzelmiş olduğunu söylemişti. Oysa bu büyük adamın sözünü ettiği elbette oradaki komutanların verdikleri raporların muhteviyatı idi.
Gerçekte, sözü edilen bu süvari fırkası, ben daha İkinci Ordu Komutanı iken, Yıldırım Grubu’nu güçlendirmek için bu gruba gönderilmesi istenen fırka idi. Ben, Yedinci Ordu Komutanı olmadan önce bu süvari fırkasının sağlanmasına ve düzenlenmesine çok çalışılmıştı. Ancak toplanabilen bu gezgin kuvvet, o kadar güçsüzdü ki, önce lağar hayvanlarını, Resülayn çevresindeki otlaklarda beslemek ve ondan sonra yararlanmaya elverişli bir hale gelip gelmediğini yeniden incelemek lazımdı.
Ben, aylarca sonra Yedinci Ordu Komutanı olduğum zaman, bu fırkadan yararlanıp yararlanamayacağını araştırdım. Aldığım ciddi bir rapor, fırkanın bir kuvvet olmadığı mahiyetinde idi.
Alman Büyük Karargâhı’nda Hindenburg’un ağzından işittiğim şu idi ki, bu fırka savaş alanına girmiş ve durum düzelmiştir. Mareşale bunları hikâye ettim ve dedim ki: “Benim söyleyeceğim sözler, sizin aldığınız raporların mahiyetine uymayabilir. Fakat güvenebilirsiniz ki söylediklerim gerçektir. Suriye’de durum düzelmiş değildir. Bunu kabul ediniz. Sonra Mareşal siz önemli bir saldırı yapıyorsunuz ve sanmam ki, buna çok bel bağlamış olasınız... Yalnız bana söyler misiniz, güvenle umduğunuz hedef ve amaç nedir?..”
Büyük ve ihtiyatlı asker, benim bu soruma karşılık verebilir miydi? Zaten kendisinden bunu beklememeliydim. Bu, senli-benli durum, biraz da, İmparator hazretlerinin sofrasında bize sunulan nefis şampanyaların etkisi ile olmuştur.
Mareşal söylediklerimi dikkatle dinler gibi göründü, fakat çok sade ve şirin bir karşılık verdi: Salonun ortasında duran ve üstünde çeşitli sigaralar bulunan küçük bir masa vardı: “Ekselans, dedi. Size bir sigara takdim edebilir miyim?”
Hindenburg, böylece her şeye karşılık vermişti. Ortadaki masaya gittik. Kendi eliyle bana bir sigara verdi. Meğer Vahdettin’le konuşan İmparator, bizim değindiğimiz ve konuştuğumuzla ilgileniyormuş. Almanca olarak Mareşale sordu: “Ne diyor?” Mareşal karşılık verdi: “Bir şeyler.”
KAYNAKLAR
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. 4, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları: 1, Ankara, 1989.
Enver Behnan Şapolyo, Kemal Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, Berkalp Kitabevi, Ankara,1964.
Falih Rıfkı Atay, Çankaya,
Gen. AF. Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, Sınıf Arkadaşım Atatürk Okul ve Genç Subaylık Hatıraları, Ankara.
Gen. Fahri Belen, Atatürk’ün Askeri Kişiliği, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 542, Ankara, 1983.
Kemal Arı, Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, Genel Kurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara.
Lord Kınross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Yayınları, İstanbul, 1972.
Mehmet Önder, Atatürk’le Adım Adım Türkiye, Kültür Ofset Araştırma Yayınları:1, Ankara, 1984.
Mehmet Önder, Atatürk’ün Almanya Seyahati, Eroğlu Matbaacılık Sanayii, Ankara, 1981.
M. Erenli, Atatürk 1 Vatan ve Hürriyet, Yapı Kredi Bankası Yayınları, İstanbul, 1981.
M. Sunullah Arısoy, Mustafa Kemal Atatürk’ün Söyleyip Yazdıkları, 1.Kitap, Türk Tarih Kurumu Yayınları: XXIII. Dizi-Sa.6, Ankara, 1982.
Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Büyük Osmanlı Tarihi, C. V, s. 390,
Orhan Koloğlu, Cumhuriyet’in İlk Onbeş Yılı, Boyut Kitapları, İstanbul, 1999.
Osman Bircan, Belge ve Fotoğraflarla Atatürk’ün Hayatı, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.
Prof. Dr. Y. Altuğ, Türk Devrim Tarihi Dersleri (1919-1938), 4. Baskı, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1980.
Şükrü Tezer, Atatürk’ün Hatıra Defteri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.
T.C. Başbakanlık, Atatürk İle İlgili Arşiv Belgeleri (1911-1921 Tarihleri Arasına Ait 106 Belge), T.C. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın No: 1-Gn. Nu: 060, Ankara, 1982.
Cemal Kutay, “Bir Devir Aydınlanıyor-Talat Paşa’nın Gurbet Hatıraları”, Tercüman Gazetesi, 20.02.1983, s. 6.
Falih Rıfkı Atay-Mahmut Soydan, (Sadeleştiren: İsmet Bozdağ), “Atatürk’ün Anıları” Milliyet Gazetesi, 19-22.11.1978.
İlhan Bardakçı, “Cepheler Çökerken İstanbul.1914–1918”, Tercüman Gazetesi, 31.07.1982.
18 Eylül 2009 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Özellikle aşağıdaki bölümü ilk defa okumuş oldum.
YanıtlaSilBen, aylarca sonra Yedinci Ordu Komutanı olduğum zaman, bu fırkadan yararlanıp yararlanamayacağını araştırdım. Aldığım ciddi bir rapor, fırkanın bir kuvvet olmadığı mahiyetinde idi.
Alman Büyük Karargâhı’nda Hindenburg’un ağzından işittiğim şu idi ki, bu fırka savaş alanına girmiş ve durum düzelmiştir. Mareşale bunları hikâye ettim ve dedim ki: “Benim söyleyeceğim sözler, sizin aldığınız raporların mahiyetine uymayabilir. Fakat güvenebilirsiniz ki söylediklerim gerçektir. Suriye’de durum düzelmiş değildir. Bunu kabul ediniz. Sonra Mareşal siz önemli bir saldırı yapıyorsunuz ve sanmam ki, buna çok bel bağlamış olasınız... Yalnız bana söyler misiniz, güvenle umduğunuz hedef ve amaç nedir?..”
Teşekkür ederim.